Yol haritası: Halkın demokratları kimlerdir? – M. Ergin (komün dergi)

1168

25.08.2019

Birçok köşe yazımızda, çalışmalarımızda, belli bir süredir, bir yol yapmaktan devrimci bir kopuştan, bahsediyoruz. Her çalışmanın içeriği; bir yere, bir varış noktasına; hangi yöntemlerle varılacağını işaret eden bir biçimde şekilleniyor. Çözüme dair kurulan benzeşim, yeni bir yol yapmak olunca; ya bir yolun olmadığı ya da mevcut yolun ret edildiğine dair, olası iki seçenek de karşımızda beliriyor…

Bu iki seçenekten doğru baktığımızda, bir yolun olmadığını söylemek, abes olacaktır. Öyle ya da böyle, Türkiye siyasetinin içerisinde; çok uzun yıllardır; yuvarlanarak – debelenerek yürümeye çalışan; bir yolun üzerinde seyretmeye çalışan; bir topluluk mevcuttur… Ezcümle; mevcutta bir yol vardır. Mevcut solun önünde, hala, seçenek olmayan bir seçenek, tumturaklı bir şekilde kendisini korumaktadır. Mevcut sol da, bu seçenekte tumturaklı bir biçimde ısrarcıdır…

O halde; yol yapmak anlatısı; diğer seçeneğe, yani mevcut yolun reddedilmesine koşulludur. Zaten devrimci kopuş belirtmesi de; ancak bu redde binaen kendisini gerçekçi kılabilir. Mevcut yolu; yani solun uzun yıllardır tekrarlayan siyasi seyrini ret etmeden, yeni bir yolun inşası mümkün değildir!

Bugün itibariyle, devrimci bir kopuşun gerekliliği üzerine, sol cenahta kısmi tartışmaların yürütüldüğünü görebiliyoruz. Bazısı bunu bir günah sayarken; bazısı zaten gerçekleştirdiğini iddia ediyor; bazısı ise hiç gündemine dahi almadan, öylece yaşayıp gitmekte Ama biliyoruz ki; en azından bizim içimizde; devrimci kopuşun gerekliliğine ve bu gerekliliğin güncelliğine dair bir ortaklaşmanın olduğu açık.

Devrimci bir kopuşta; yani yeni bir yol yapmanın gerekliliğinde ortaklaşıyorsak; bundan sonra bizi ilerletecek olan; bunu nasıl yapacağımıza dair konuşmak olacaktır. Çünkü bunun nasıl yapılacağına dair, sistemli ve bütünsel olmayan, parça parça ve karmaşık çözüm önerileri, birçok yönden kafa karışıklığına yol açmakta. Bu kafa karışıklığı da, ya umutsuzluğu örgütlemekte ya da çok yönlü savrulmalara sebep olmaktadır. Yol benzeşiminden hareketle, bir yol haritasına ihtiyacımız var. Bu haritayı çıkartmadan önce de güçlü bir sorun tespiti yapmamız gerekiyor. Buradan doğru, o sorunların bir çözümü olan haritayı, ayrıntılı bir şekilde masaya koyabiliriz. O zaman, ilkin, sorunun odağına; mevcut sola bakmalıyız…

Dedik ya; mevcut sola bakmalıyız diye; sol da, elbette gökten düşmemiştir. Belli bir tarihsel dayanağı; üzerinde geliştiği belli nesnel koşulları vardır. Bugün Türkiye’de, solun bir yerinde duran veya durmuş herhangi bir insana, hareketin tarihsel gelişimini anlatmasını istesek, öyle ya da böyle, ortalama bir tarih anlatısı yapabilir bize… Bunu iki, beş, hatta daha fazla insana genişlettiğimizde, bu ortalamanın sağlamasını yapmış oluruz: Elbette farklı yorumlar ve bakış açıları gelişecektir.

Çünkü sanıldığı gibi, tarihin belirli bir rotası yoktur. Ancak Türkiye’de, solun özelinde, bir tarih anlatısı yaptığımızda, işin gelip dayanacağı yer, bir yenilgiler silsilesinden başka bir şey değildir. Sol veya devrimci hareket, adına ne dersek diyelim, Türkiye özelinde yenilgilerle karakterizedir. Bu istisnasız bir kaidedir; mevcut kaideyi bozmak üzere, yeni bir kaideyi kuracak olan herhangi bir istisna da mevcut değildir…

Türkiye solu, daha ilk baştan itibaren, Kemalizm ve şablonik Sovyetçiliğin bir kesişim kümesi olarak gelişim göstermiş; 1960’lara kadar, bunu resmi ve kurumsal bir ideoloji haline getirerek varlığını sürdürmüştür. Öyle ki; TKP için devrime giden yol, kapitalistleşmekten geçmek zorundaydı. Bunun için de eli kanlı Kemalist diktatörlüğün desteklenmesi gerekiyordu. Ekonomik olarak ilerleme ve devrim koşullarının olgunlaşabilmesi için Kemalizm’in terörü bile ileri atfediliyordu! Ne yazık ki, o terör sadece azınlıkları değil TKPyi de hedef aldı. Sahnedeki katliamlara alkış tutan TKP, arkasından dolaşan Kemalist terörü fark etmedi. Aldığı darbeler sonucu, 1930’larda uykuya dalan TKP, 1950’lerde büyük bir tevfikat süreciyle dağıtıldı.

1945’den sonra memleketin toplumsal, ekonomik ve siyasal olarak yaşadığı dönüşümler; bu dönüşümlerin yol açtığı reformlar ve başkalaşımlar ise bu resmi ideolojiyi bozuma uğratan bir kopuşun, nesnel koşulları olarak geliştiler. 60’larda TİP ve DİSK’in kurulabilmesi ile sosyalizan fikirler, memleket çapında yayılmaya başladı. Ayrıca dünya ölçeğinde gelişen, Çin, Küba, Vietnam ve 68 gibi örnekler de, mevcut ideolojik hegemonyayı zayıflatan bir yerde duruyordu. Bu iki olgunun birleşimi, memleket çapında da ideolojik bir edinim, toplumsal hareketin gelişimi ve militanlaşması gibi ilerlemelere yol açtı. Elbette geçmişin mirasını içererek! Bu içerme halini; TİP pasifizmi ve parlamentarizminde; MDD tezinin Kemalizme biçtiği rolde; TKP çevresinin, sol-cuntacı burjuva sosyalizminde net olarak görebiliriz: Kategorik ve şablonculukla malul, düzen-içi bir siyaset

Bir süre sonra, kendi nesnel koşullarının içerisine sığamayan 71 devrimciliği, yukarıda koyduğumuz üzere, onu, bir kopuşun zemini olarak kullandı. Öznel-iradi devrimci müdahalesi; Çayan’ın koyduğu yerden ihtilalci inisiyatifi ile bozuma uğrattı. İhtiyacı gördü; buna uygun bir teorik, örgütsel ve pratik bir siyaset yaratarak ilerledi; ileriye atıldı. Tüm bunlara rağmen 71’in sonu yenilgi ile sonuçlandı. Onlar da geçmişin mirasını içermekten geri duramadılar.

71’in, geçmişi bir yönüyle içeren teorik-siyasi yapısı ve olumsuz anlamıyla, hiperaktif düzeyde gelişen eylemselliği, tüm devrimci içeriğine rağmen, tarihsel bir sürüncemeye sebep oldu.  Çünkü 71; bir yanıyla yeni bir teorik altyapı inşa edip, devlet ile uzlaşmaz bir kavgaya atılıp, yeni mecralar yaratırken; diğer yanıyla, şablonculuğu ve Kemalizmin içsel etkilerini, bünyesinde taşımaya devam etti. Bir yanıyla, daha önce görülmemiş şekilde bir eylemciliği örgütlerken; diğer yanıyla soluksuz yani hazırlıksız bir acelecilikle, bodoslama bir harekete girişti. Biz bunu ne kadar yetersiz görsek de; bu bir göğü fethetme girişimidir! Devrimciliği işaret etmektedir ve aslen, bir yöntemi, en kaba hatlarıyla bize sunmaktadır: Devrimci kopuşun yöntemi

Ancak 1974 sonrası Türkiye devrimciliği, 71 kopuşuna, bugün bizim baktığımız ölçülerde bakmaktan çok uzaktı. Ya onu doğrudan kopyaladılar; ya onun şablonları ve kategorileri üzerinden taraflaştılar; ya da, 71in bir kefaretiymişçesine, onun, sözde eleştirisi temelinde sağcılaştılar. Bu dallı budaklı dönüşüm, çok parçalı bir sola; örgüt fetişizmine, ideolojizmlere yol açtı. Şöyle bir baktığınızda neredeyse aynı şeyi anlatan, ancak Arnavutçu, Çinci, Sovyetçi diye birbirinden ayrılan ve kategorilere bölünen bir devrimci hareket…

Bu çok parçalı halin; bırakalım birleşmeye yönelik bir hareketi örgütlemesini; tam tersinden, herkesin kendinden bir şeyler satmaya çalıştığı, bir ortam gelişti. Kör rekabet, içeriye şiddet gibi alışkanlıklar; bu dönemde, bürokratizm gibi hastalıkları yaratarak, kendisine zemin buldu. Bunun sonucunda; 74-80 arası salt anti-faşist mücadele ekseninde savunmaya kilitlenmiş ve 12 Eylül darbesine tek bir kurşun dahi atamadan (devrimci istisnaları burada hariç tutuyoruz) yenilmiş bir devrimcilik manzarasıyla, karşı karşıya kalındı.

12 Eylül sonrası gelişen, 90lar pratiğini de yine benzer bir değerlendirmeye tabii tutabiliriz. Devrimcilik, 12 Eylülün yarattığı toplumsal ve psikolojik etkilerden kaynaklı olarak, eski niteliğinde seyreden bir akım değildi artık. Üstelik bizim özelimizde 12 Eylül yaşanmışken, bir de Sovyetler Birliğinin çözülme süreci gerçekleşmişti. Eklemeden geçmek olmaz; KÖH’ün memleket siyasetinde yarattığı çarpıcı gelişmelerde bir başka yeri işaret etmekteydi. KÖH, 71 devrimciliğinin ve 12 Eylül yenilgisinin, devrimci eleştirisi temelinde, hem onu içerdi hem de ihtiyaca uygun olarak geliştirdi, 71 devrimciliğini tekrardan sahici kıldı.

Bu ikilemin ve siyasal güncelliğin arasında kalan devrimci hareket, bir yandan; sözde 12 Eylül yenilgisinin özeleştirisini yapabilmek adına, 71 devrimciliğinin kategorilerini, neredeyse, olduğu gibi alarak, tekrar etmeye girişti. 80 öncesinde, sözde kitleler adına, kitle içinde eriyen ve eskiyen devrimci hareket; bu sefer kitleleri kendi içerisinde eritti. Diğer yandan; adeta bu sol-sekterizmin bir kefareti olarak, 80 öncesinin birçok devrimci atfedilen öznesi; ÖDP ve EMEP gibi süreçlerde, devlete karşı beyaz bayrak kaldırdı…

90’lar devrimciliği, sağıyla-soluyla; tasfiyeciliği ve dogmatizmiyle; Ölüm Orucu Direnişlerine kadar çokça bedeller ödeyerek kendisini var etmiştir. Ölüm Oruçları’nın yenilgisi ise bu dönemin sonunu getirmiş oldu. Ölüm Orucu Direnişleri sırasında takınılan tutumlar,[1] gerçekten çarpıcıdır! Yenilgiye dair yapılacak değerlendirme, çok başka bir çalışmanın konusudur. Ancak belirtmekte fayda var: Ölüm Oruçları sırasında ve sonrasında; Türkiye devrimciliği, geçmişten bugüne sürdürdüğü çarpık-sözde eleştiri ve özeleştiri geleneğini sürdürmeye devam etti. Bu seferde, Ölüm Orucu yenilgisinin bir kefareti olarak toplumsallaşmadan bütünüyle kopuldu. Hatta kimi çevrelerce, devrimci zorun en yalın halleri dahi yadsınır oldu. Direnişin sonucu olarak; çok sayıda devrimci kadronun ölümsüzleşmesi de, çok büyük bir kadrosal boşluk yarattı.

Ancak yenilgiyi, Ölüm Orucu direnişçilerinin kahramanlığında aramak; komiktir, gülünçtür! Yenilgi bunun toplumsallaşamaması ile alakalıdır. Bu da bir yandan, kitlelerden kopuk sol-sekterizmin; diğer yandan, direnişi cinayet-intihar olarak gören sağ-tasfiyeciliğin suçudur. Ölümsüzleşen yüzü aşkın devrimcinin yükü, ilkin, bu iki fırsatçı tutumun omuzlarındadır. Ötesi yok!

Ezcümle; devrimci hareket bir sonraki döneme, adeta yüksekten düşmüşçesine; kolu bacağı kırık, bilinci yok olmuş olarak girdi. Sonrası ise çok uzun yıllardır içinden çıkamadığımız AKP süreci… Aslında tarihsel bir benzeşim yaptığımızda, toplumsal, siyasal ve ekonomik olarak, bu süreç, 1945-1960 arası dönem ile benzer bir muhtevada diyebiliriz. Neo-liberal politikaların hayata geçirilmesi, AB sürecinin hızlandırılması, 2010 referandumu gibi süreçlerde sözde bir demokratikleştirmeye gidilmesi, Barış Süreci vb. gibi süreçler; AKP sürecinin bir yanını ifade etmekte. Öte yandan, toplumun en bilindik yaşamsal özgürlüklerine dahi müdahale edilmesi ise, diğer bir yanını…

2013’e kadar AKP sürecini karakterize eden bu ikili çelişik durum, Türkiye topraklarında aslında hiç eksik olmayan, yeni bir kriz sarmalını yaratmaktaydı. Bu kriz sarmalı (tıpkı Demokrat Parti döneminde olduğu gibi), toplumsal bir hareketlenme (Haziran ve Kobane Ayaklanmaları) ile kendi içine doğru çözüldü. Bu toplumsal hareketin üstüne oturmaya çalışan diğer iktidar klikleri ise 17-25 Aralık Operasyonları, 7 Haziran Seçimleri, 15 Temmuz Darbe Girişimi vb. süreçler ile AKP’ye karşı harekete geçtiler. Ancak AKP, kendi siyasal geleneği olarak sayılabilecek olan Demokrat Parti deneyiminden öğrenmiş olacak ki; karşı bir saldırı silsilesi (20-24 Temmuz Suruç-Kandil Operasyonları, 1 Kasım Seçimleri, 2017 Referandumu, 24 Haziran Seçimleri) ile bu çift yönlü kuşatmayı dağıttı. Peki, iktidar gücünün siyasal yansımaları, egemenler, burjuvazi; adına ne dersek diyelim; kendi tarihlerinden öğrenip, eyleyebilirlerken; solun kendi tarihinden hiçbir şey alamaması ne olarak açıklanabilir?

Ne olarak açıklanacağı bir yana; ne ile sonuçlandığı ortadadır. 2000 süreciyle devrimci hareketin çözülmesi, iç bir siyasal buhran yarattı. Bunun sonucunda daralan devrimci hareket; ya kendi içinde bölünüp daha da parçalandı; ya kitlelerden yalıtık bir öncülük ekseninde boğuldu, kendi mahallesine çekildi; ya KÖH siyasetinin bir eklentisi haline geldi; ya şatafatlı devrimcilik iddialarına rağmen, toplumsal ayaklarını yasal partilere hapsetti; ya da bunların birçoğunu aynı anda uyguladı…

Haziran Ayaklanması, yukarıda koyduğumuz çerçevenin en net resmidir, fotoğraf karesidir. Daha ilk günden süreci kestiremeyip, olayları birkaç liberal çevrecinin eylemi olarak görenler, Ayaklanmaya ancak başlamaya yakın dâhil olabildiler. Dikkat edilirse, dâhil olabilme diyoruz. Çünkü ayaklanmaya öncülük edebilecek bir perspektif solun hiçbir zerresinde mevcut değildi. Ayaklanmanın ilk günlerinde, ağaçlara çıkan devrimcilere; çevreci olmuş bunlar diye gülenler; 31 Mayıs günü, adeta CHPnin çağrısına kulak verircesine, bir anda çevreci kesildiler. Bu düzen-içi siyasetin en somut yansımalarından birisidir. Ki sonrasında kurulan komünlerin ve halk dayanışmasının, TMMOB gibi ne olduğu tam belli olmayan kurumlara bırakılması da bu düzen-içi anlayışın, başka bir yansımasıdır. Daha sonra, ayaklanma sırasında, kendi mahallesine çekilip oyun oynamak; ya da parkın içerisinde, yayın satıp – türkü söylemek yine bir düzen-içi siyasetin, düzenin ötesine geçemeyişin bir yansımasıdır. Bu düzen-içi siyasetin icracıları, 11 Haziran sabahı, devletle çarpışan devrimcileri, ya polis ilan ettiler; ya da bu eyleme karşı ses kısıp, sonra dergilerinde ve yayınlarında sanki kendilerininmiş gibi lanse etmeye çalıştılar. Bu manzarada, ayaklanmanın yenilmesi kaçınılmazdı. Ki öyle de oldu…

Ayaklanmanın bu biçimiyle yenilmesi, gelişecek olan karşı-devrimin de ne boyutlarda olabileceğini gösterir nitelikteydi. Kendi mahallesinde oyun oynamaya devam eden sol; bir cephede Haziran Hareketi gibi oluşumlar ile ayaklanmanın ılık rüzgârlarını arkasına alarak, onun, militan ve kavgacı yönlerini manipüle etti; kitleleri sağa çekmek için, adeta bir çaba harcadı. Diğer cephede HDP/HDK çevresi ile ayaklanmayı, bir yandan öylesi bir veri olarak ele alıp; diğer yandan da onun yarattığı etkiyle sağa savrularak, parlamento kapısından ayrılmaz hale geldi.

Bunların sonucunda bir de 7 Haziran gelişince… Geçici hükümette bakanlık, tatlı gelmiş olacak ki, 20-24 Temmuzda, sonrasında gelişen süreçlerde; meclis kürsüsünden, yasal gazete köşelerinden bağırıp, ağlamak dışında bir şey yapmaz oldular. En demokratik eylemlerde, cadde kapatmaya dahi korkan bir siyaset, solu pasifize etmek vb. dışında çok bir işleyişe sahip olamaz diye düşünüyoruz. Artık, HDPnin işlevi ne kadar olabilir sorusundan, daha başka sorular geliyor aklımıza!

İnsan niyet okumadan yapamıyor: Belki 15 Temmuz Darbesi başarılı olsaydı; nispi de olsa, sözde demokratik, anayasal düzenlemelere gitseydi; sol, tıpkı 27 Mayıs’ta olduğu gibi darbeyi ilerici atfedip, onun yarattığı sözde değerleri savunmaya ve ilerletmeye yönelik bir çaba harcayacaktı… Dediğimiz gibi bu bir niyet okumadır; ancak nesnel ve öznel zeminleri de yok değildir… O nesnel ve öznel zeminleri de, son yaşadığımız Mart 2019 Yerel Seçimlerinde, tüm çıplaklığıyla görmüş olduk…

Solun tarihsel analizi açısından, bu kadar yeterlidir diye düşünüyoruz. Zaten çokça defa yapıldı. Ancak geçmişten bugüne şöyle bir baktığımızda; sol veya devrimci hareket, ya tasfiyecilik,  ya da dogmatizm ile maluldür. Aydınlanmacı-Batıcı virüs, iliklerine kadar sinmiştir. Elitizm, bürokratizm gibi hastalıklı anlayışlar, en devrimci atfedilebilecek odakların dahi programlarında ve eylemlerinde kendisine yer bulmaktadır. Teorik, örgütsel, pratik, her anlamda siyaset, bu savrulmaların neticesinde gelişmektedir. Tüm bunlardan doğru herkes kendisine ait bir parçayı tutmakta ve aslında bir bütünü oluşturmakta: Türkiye devrimciliği, sağcısı-solcusu, devrimcisi-liberali; düzen-içi bir demokratlıktan öteye geçememektedir. Suphi Nejat’ın tanımladığı yerden;[2] kim bu Halkın Demokratları ve ne anlatmaktadırlar?


[1]              http://teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/625-19-aralik-operasyonunu-nasil-degerlendirmislerdi

[2]              https://www.hayalgucuiktidara.com/amp/nejat-makaleleri/halkin-demokratlari-kimlerdir/

Kaynak: komundergi2.com