YENİLGİDEN ZAFERE, GEÇMİŞTEN GELECEĞE- F. Kızılırmak

220

12 Eylül Ve Tüm Yenilgiler, Günümüzün Özgürlük Ve Komün Hareketi Yaratılarak Aşılacaktır.

12 Eylül cuntasının iktidara gelişinin üzerinden tam 40 yıl geçti.

İşçi sınıfına, emekçilere, ulusal, dinsel ve mezhepsel olarak ezilen tüm topluluklara ve en başta da devrimci güçlere karşı büyük ve vahşi bir saldırıdır 12 Eylül faşizmi.

Hiç kuşkusuz, egemen kapitalist sistemin ne dünya ölçeğinde, ne de TC coğrafyasında halkın talebiyle barışçıl yollardan tarih sahnesini terk etmesi beklenemez. Sonuna kadar savaşacak, sonuna kadar yıkım yaratacak, her fırsatta ömrünü uzatmaya çalışacaktır. Bu noktada, Türkiye’nin yeni sömürge çarpık kapitalist düzeni ve emperyalistlerin birlikte planladıkları 12 Eylül cuntası ve sonrasındaki süreç sistemin işleyiş mantığı açısından oldukça normaldir, beklenendir.

Öte yandan, 12 Eylül Türkiye ve Kürdistan devrimci ve sol güçleri açısından travmatik bir sorundur. Aradan 40 yıl geçmiş olmasına rağmen bitmeyen bir tartışma ve hesaplaşma süregeliyor. Yüzlerce cildi dolduracak “eleştiri/özeleştiri”ler yayınlanmasına rağmen hala 12 Eylül’le yeterince hesaplaşılmadığı, bu hesaplaşma yapılmadan sağlam bir devrimcilik üretilemeyeceği yönünde bir inanç pek çok kesimde şu veya bu düzeyde sürüyor.

Daha baştan belirtelim; bu yaklaşıma katılmıyoruz. O dönemin her devrimci ve sol siyasi öznesi 12 Eylül süreciyle kendi durduğu/anladığı noktadan hareketle bir hesaplaşma yaşadı. Sonuçlar çıkardı. Bu hesaplaşmaları/sonuçları, yine her siyasal özne kendi cephesinden eleştirebilir, yanlışlayabilir, eksik görebilir. Fakat hesaplaşma denilen şey böyledir zaten. Farklı siyasal özneler her olguyu, süreci şu veya bu düzeyde farklı görürler ve farklı çıkarımlar yaparlar. Bu yazı da, uzun uzadıya bir genel 12 Eylül analizine girişmeyeceğiz. Ya da devrimci, sol veya diğer halk güçlerinin, sınıf ve ulusal hareketlerin durumuna ilişkin bir analize girişmeyeceğiz. Daha dar, daha özgül bir alanı, 12 Eylül öncesi ve sonrasında devrimci güçlerin tutumunu, yenilgiyi koşullayan en temel nedenleri tartışmaya çalışacağız. Ve buradan hareketle, bu yenilgi dinamiklerinin, bugün ağır bir çözülme ve etkisizleşme süreci yaşayan devrimci ve sol hareketlerin durumuyla ilişkisini ve benzer yanlarını ele alarak yapacağız. Devamla, bu tartışma vesilesiyle bugünün devrimciliğini üretme/ yaratma meselesine ilişkin kimi çıkarımlar yapmaya çalışacağız.

12 Eylül’ün en temel sonucu: Devrimci ve sol hareketin yenilgisi

12 Eylül sonrası 10 yıl içinde hem egemen sınıflar hem de ezilen sınıflar ve devrimciler tarafından yapılan değerlendirmelerin önemli bir bölümündeki ortak nokta şudur; 12 Eylül cuntası egemen sınıflar açısından önemli ölçüde başarıya ulaşmıştır. Devrimci ve sol hareket ile emekçi sınıfların örgütlü yapıları ve mücadeleleri ağır bir yenilgi yaşamıştır.

Neden 12 Eylül?

Devrimci ve sol güçlerin 12 Eylül cuntası sürecine ilişkin değerlendirmelerde kabaca üzerinde anlaştıkları unsurlardan biri de cuntanın Türkiye oligarşisi için neden bir zorunluluk haline geldiğidir. Birinci faktör, Türkiye’nin çarpık bağımlı kapitalizminin 1970’lerden itibaren içine girdiği ağır kriz durumudur. Bu kriz, dünya emperyalist-kapitalist sisteminin 1970’lerde içine girdiği derin küresel ve yapısal krizin Türkiye özgülünde ortaya çıkmış haliydi. Krizden çıkış stratejisinin ekonomik boyutu olan neoliberal politikalar sınıf hareketlerinin sert biçimde bastırılmasını gerektiriyordu. Türkiye gibi yeni sömürgelerde bu olağan yollardan olamazdı. Ordunun ve diğer baskı güçlerinin doğrudan müdahalesi gerekiyordu. İkincisi, dünya ölçeğinde devrimci mücadelelerin sistem üzerindeki basıncının artmasıydı. Nikaragua ve İran devrimleri ve 1970’lerdeki diğer devrimci gelişmeler, sistem açısından benzer gelişmelerin yaşanabileceği ülkelerde daha önden bastırma tedbirlerini gerektiriyordu ki Türkiye bunlar içinde en ön sırada yer alıyordu. Üçüncü olarak, 1971 atılımıyla birlikte Türkiye’de ve Kürdistan’da o dönem söylemsel düzeyde 50 yıllık geçmişe sahip olan devrimcilik ilk kez pratik devrimciliğe dönüşmüştü. Daha doğru bir ifadeyle büyük ve hem ideolojik-teorik, politik hem de pratik olarak bütünsel bir devrimci atılıma dönüşmüştü. 12 Mart 1971 cuntasıyla bu atılımın önü kesilmeye çalışılsa da, bu büyük çıkış 1975’lerden itibaren yeniden büyük bir yükselişe geçti. Geniş emekçi kesimler içinde ve Kürdistan’daki Kürt ulusal dinamikleri arasında büyük bir yaygınlığa kavuştu. Türkiye kapitalist sisteminin ve devletin hem ideolojik, hem de toplumsal olarak kurucu söylem ve mekanizmaları; çarpık Türklük, Sünni/Hanefilik, kapitalizm ve Avrupa merkezci modernite hızla çözülmekteydi. Yaygınlaşmaya başlayan sınıf temelli toplumsal bakış, çarpık Türklük anlayışının zayıflaması, Kürt ulusal bilincinin sol temellerde gelişmesi, Alevi halkın devrimcilik bağlamında kendini ifade gücü kazanması, sosyalizm ve sosyalist toplumculuk; Türkiye kapitalizminin tüm temel düşünsel ve pratik çivilerini gevşetmeye ve sökmeye başlamıştı. Yüz binleri aşmaya başlayan ve silah elde direniş ve mücadeleler örgütleyen bir kadro, militan ve sempatizan kitlesi, milyonları aşan geniş bir devrimci ve sol kitle içinde biçimlenmeye başlanmıştı.

Bir araya gelen bütün bu koşullar altında sistemin olağan işleyişini sürdürmesi, o güne değin var olan biçimler altında mümkün değildi. Ve 12 Eylül cuntası, bu koşulların gelişmekte olduğunun bilincinde olan emperyalistler ve yerli işbirlikçileri tarafından birkaç yıl öncesinden başlayarak adım adım planlandı ve devreye sokuldu.

Bu noktada çok önemli bir faktöre değinmemek olmaz; 12 Eylül cuntasının iş başı yaptığı 1980 yılı, aslında dünya kapitalizminin makas değiştirdiği; ekonomide neoliberalizm, siyasette faşizmin ikiz kardeşi yeni sağcılık, askeri alanda düşük yoğunluklu çatışma ve siber savaş stratejileri ve kültürel alanda kamusalın yok edilmesi ve post-modernizm politikaları üzerinden küresel çapta bir dönüşüm/ restorasyon ve saldırı süreci başlattığı yıldır. Bu politikaları uygulamak için başlıca emperyalist ülkelerde de yeni ekipler iş başı yapar; Amerika’da kovboy Reagan, İngiltere’de demir leydi Thatcher, Almanya’da Kohl… Ve dünya ölçeğinde vahşi bir saldırı başlatılır. 12 Eylül cuntası bu küresel çaptaki restorasyon stratejisinin de bir parçasıdır.

Kim yenildi?

Buradan doğrudan devrimci ve sol harekete geçelim. 12 Eylül sonrası iki yıl tüm Türkiye ve Kürdistan devrimci, sol ve halk güçlerinin yenilgisinin apaçık ortaya çıktığı süreçtir. Kim yenildi sorusuna neredeyse herkes, hepimiz en genel yanıtı; “devrimci hareket, sol ve halk güçleri” yanıtını veriyoruz. Bu genel yanıt, aslında en genel anlamda doğru olan yanıttır. Ancak yenilgi sürecine daha yakından bakacak olursak oldukça yetersiz olduğunu ve gerçeğin ancak küçük bir bölümünü ifade ettiğini görürüz.

Peki doğrusu nedir? Yenmek ve yenilmek bir savaşın bütün öğeleri için ama esas olarak, çatışmanın merkezinde duran asli tarafları açısından söz konusu olur. Genel geçer bir devrimci, sol ve halk güçleri yenildi demek, bu kesimlerin tümü 12 Eylül öncesi ve sonrası dönemde savaşın asli taraflarıymış gibi imaj/algı yaratıyor. Halbuki durum tam olarak böyle değildir. Doğrusu, 1971 devrimci atılımının ardından kim egemen sınıflarla çatışmanın merkezi cephesi olan silahlı savaşımda yer almışsa, yani çatışmanın asli öğesi olmuşsa o yenilmiştir! 1970-80 sürecinde ve sonrasında sınıf çatışmasının merkezi cephesi silahlı çatışmadır. Devrimci ve sol hareket ve geniş halk güçleri cephesinde bunun asli öğesi silahlı mücadeleyi şu veya bu düzeyde temel mücadele biçimi olarak ele alan ve sürdüren devrimci yapılardı. Bu yapılar esas olarak Türkiye’de devrimciliği söylemsel bir olgu olmaktan çıkararak eylem ve söylem birliğini gerçekleştirip bir praksise dönüştüren 1971 Atılımını özneleri THKP-C, THKO ve TKP-ML ardılı yapılardı. (Hemen belirtelim; bu üç siyasal hareketin içinden çıkarak silahlı mücadeleyi aktüel bir sorun olarak görmeyen, hatta küçük burjuva maceracılığı, sol sapma vb. olarak nitelendiren hareketleri kastetmiyoruz.)

Devrimci cephede yer alıp, merkezi çatışma cephesinde yer almayan fakat değişik düzeylerde savaşa taraf olanlar da yenilmişlerdir elbette. Fakat bu kesimler sürecin bütünü açısından baktığımızda çatışmanın merkezinde yer almadıkları için zaferlerin ve yenilginin de asli öğesi olmadılar. Bu nedenledir ki, 12 Eylül’de yenilginin asli tarafı öncesi ve sonrasında sistemle/devletle binlerce insanın yaşamını yitirdiği savaşta/silahlı mücadelede asli rol oynayan ve pratik politikalarının merkezinde bu çizgi bulunan devrimci yapılardır.

Tam bu noktada, sınıflar çatışmasının asli öznesi olmak ya da bir diğer deyişle pratik devrimcilikten ne anlamalıyız sorusuna geliyoruz. Devrim yapmak perspektifiyle yapılan ya da devrimci amaçlara hizmet eden her aktivite en genel ve kaba anlamda devrimci pratik ya da pratik devrimcilik olarak tanımlanabilir. Hiç kuşkusuz, belirli bir dönemdeki tüm devrimci iddialı siyasal özneler kendilerinin hem ideolojik-teorik planda hem de pratik devrimcilik bağlamında en doğru çizgiye sahip olduğunu ve diğerlerinin küçük burjuva vb. sol siyasetler olduğunu vb. iddia edecektir. Şu veya bu mücadele biçimini/stratejisini temel almak ve uygulamak her bir tarihsel kesitte pratik devrimciliğin/çatışmanın asli öznesi olmanın en önemli ölçüsü sayılır. Ancak somut bir dönemi değerlendiriyorsak genel geçer, subjektif ve söylemsel iddiaların ötesine geçerek daha berrak ve nesnel bir ölçütten hareket ederek bir tanıma ulaşmak gerekir. Pratik devrimciliğin ölçütü belirli bir dönemde tüm devrimci pratikler içinde asıl belirleyici olan, devrimciliğe asıl rengini veren, sistemin saldırılarını durduran, onu gerileten ve yıkıma uğratan pratiklerdir. 1970-80 arası dönem ve sonrasında Türkiye ve Kürdistan’da sınıflar arası mücadeleye asli rengini veren olgu egemen sınıfların baskı ve terör güçleriyle emekçi halkın devrimci güçleri ve öz savunmayı örgütleyen kesimleri arasındaki silahlı mücadele pratikleri ve çizgisidir. 1975 sonlarından 1980 12 Eylül’üne değin 4-5 yıllık kesitte sınıflar mücadelesi Türkiye ve Kürdistan çapında il il, ilçe ilçe, köy köy, mahalle mahalle, fabrika fabrika, okul okul kapsamlı bir silahlı çatışma olarak biçimlenmiştir. Yoğun katliam ve cinayetlerle yürütülen sivil faşistlerin başrolde olduğu, resmi devlet güçlerinin ise onlara destek verdiği, kimi durumlarda doğrudan katıldığı yoğun bir faşist terör kampanyası yürütülmüştür. Buna karşı, silahlı mücadeleyi temel alan ve teorik siyasal çizgi olarak savunan devrimci yapılar adım adım büyüyen bir silahlı direniş ve aktif savunma pratiği geliştirmiştir. Toplamda 10 bine yaklaşan ölüme ve on binlerce yaralıya mal olan bu çatışmada devrimci güçler faşist terörü pek çok alanda önemli ölçüde püskürtmüştür. Kısacası, dönemin sınıflar mücadelesine resmi ve sivil faşist güçlerin sistematik ve çok yönlü saldırıları ve pek çok katliamları ve buna karşılık silahlı mücadeleyi esas alan devrimci güçlerin ve bunların etrafında kümelenmiş halk kesimlerinin silahlı direniş ve saldırı eylemleri damgasını vurmuştur. Bu çatışma süreci salt küçük gerilla birimlerinin yürüttüğü bir çatışma süreci değil, kitlesel, ülke çapında ve devasa çapta bir çatışma sürecidir. Devrimciliğin pratikte somutlaşması esas olarak pratik devrimciliğin merkezi unsuru ve başat öğesi bu silahlı mücadelenin hazırlanması, örgütlenmesi ve yürütülmesi ile yaygınlaştırılması faaliyetleri olmuştur. Diğer tüm faaliyet biçimlerinin ise bu asli çatışma ekseninde biçimlendiği görülür. Bu çatışmaların şiddeti zaman zaman azalıp çoğalsa da 1970-80 döneminde ve sonrasında devrimcilik duygu ve bilincinin geniş emekçi kesimler içinde taraftar bulmasını sağlayan, faşist teröre ve kapitalizmin saldırılarına karşı halkı saflaştıran ve bu saldırıları püskürten, devrimi kitleler nezdinde somut biçimde realize eden pratik; esas olarak devrim perspektifli silahlı mücadeledir. Pratik devrimciliğin öncü yüzü ve çekirdeği, dahası gövdesi devrim perspektifli silahlı mücadele olmuştur. Pratik devrimciliğin örgütsel plandaki yüzü ise bu mücadele biçimini temel alan ve yürüten yapılardır. Bu yapılar esas olarak THKP-C (MLSPB, DY, DS, Acil, HDÖ, P-C Savaşçıları, Çayan Savaşçıları, Devrimci Savaş, Eylem Birliği, Sanayi DevGenç), THKO (TDY) ve TKP-ML yapılarıydı. Kürdistan’da ise PKK ve KAWA yapılarıydı. 1970-80 sürecinde ve hemen sonrasındaki mücadelede pratik devrimciliği somutlaştıran bu güçlerdi. Geniş kitlelerin devrimci çalışmaya çekilmesi ve kitle gücü bağlamında da en geniş ilişki ve etki alanına toplamda bu yapılar sahipti.

Sınıflar mücadelesinin asli biçimi olan silahlı mücadelenin dışında, ekonomikdemokratik hedefli ya da parça politik hedeflere veya kitleler arasında devrimci ajitasyon-propagandaya, sokak gösterilerine vb. kilitlenmiş sayısız silahlı olmayan devrimci pratikler de hem silahlı mücadeleyi esas alan yapılar tarafından hem de silahlı mücadeleyi esas mücadele biçimi olarak görmeyen yapılar tarafından (ki bu yapıların faaliyetlerinin esasını bu tür silahlı olmayan faaliyetler oluşturuyordu) yürütülmüştür. Bu pratikler kimi istisnai durumlar dışında devrim ile karşı-devrim arasındaki mücadelede merkezi bir rol oynamamış, çatışmanın sürükleyici unsuru haline gelmemiştir. Bu pratikleri esas alan siyasal hareketler de o dönemin Sovyetçi, Arnavutlukçu, Kıvılcımlıcı, Troçkist vb. hareketleridir. 1971 devrimci atılımını gerçekleştiren devrimci hareketlerin içinden çıkan TDKP, TKEP, Kurtuluş, TKPML hareketi ve DHY gibi hareketler, dönemin başat/temel politik mücadele biçimi olan silahlı mücadeleyi en azından o dönem açısından tali olarak ele aldıkları için oldukça sınırlı rol biçtiler ve oldukça sınırlı uyguladılar. Dolayısıyla dönemin temel çatışmasında merkezi bir rol oynamadılar. Oldukça geniş kitleleri daha tali nitelikteki pek çok devrimci faaliyete katmalarına rağmen, Türkiye ve Kürdistan’da sınıflar mücadelesinin asli öğesi olan silahlı çatışma sürecinin asli unsurları olmadılar. Hemen belirtmek gerekiyor; bu hareketler de şu veya bu nedenle oldukça sınırlı düzeyde de olsa silahlı faaliyetler yürüttüler, faşist politikalara ve katliamlara karşı geniş halk direnişlerinin içinde yer aldılar. Kimi durumlarda bu büyük direnişlerde önemli roller de oynadılar. Maraş ve Çorum katliamlarındaki direnişlerde bu hareketlerin (TKP-ML Hareketi, TDKP, TKP-B) önemli bir rolü vardır. Tariş, Çukobirlik, Antbirlik direnişlerinde (Kurtuluş, TDKP, vb.) aynı keza… Dönemin en büyük ve etkili işçi direnişlerinden ikisi olan DGM ve MESS direnişlerine TKP öncülük yapmıştır. Ancak bu tür pratikler ne bu hareketlerin kendi toplam pratikleri içinde belirleyiciydi ne de o dönemin genel sınıflar mücadelesindeki çatışmaların toplamı içinde belirleyici bir role sahipti. Sınıf mücadelesinin ana eksenini devletin ve sivil faşistlerin faşist terörü ve buna karşı silahlı devrimci savaş oluşturuyordu.

Peki, çatışmanın karşı tarafı olan egemenlerin düşman algısı nasıldı? Kimi/kimleri asli hedef/düşman olarak görüyordu. Onlara göre kimdi asli düşmanları? Kabaca 12 Eylül faşizminin cunta sonrası yürüttüğü operasyonlar ve mahkeme süreçlerinde izlediği politika da bu soruların yanıtlarını kısmen görebiliriz.

En sert ve kanlı devlet operasyonları silahlı mücadeleyi temel politik mücadele biçimi olarak ele alan ve uygulayan hareketlere karşı gerçekleştirildi. Cunta sonrası devrimci hareketlere karşı açılan davalarda, silahlı mücadeleyi temel alıp uygulayan yapıların tüm merkezi (ana) davaları ceza kanunun, kurulu düzeni ve devleti ortadan kaldırmaya ya da Kürt hareketleri açısından bölmeye teşebbüsü düzenleyen ve idam talebi olan maddelerden (TCK 146 ve 125) açılırken, silahlı mücadeleyi temel almayan yapılara karşı açılan davalar hapis cezaları içeren komünizm propagandası/ örgütü ya da yasadışı örgüt oluşturma maddelerinden açıldı. (Bu yapıların önemli sayılabilecek silahlı faaliyetlere karışmış az sayıda üyelerine dönük olarak da idam talepli davalar açılsa da örgütlere karşı ana davalarda hapis cezalı yargılamalar söz konusu oldu.)

Kısacası, 12 Eylül cuntacılarının savaş algısında da silahlı mücadeleyi temel alan siyasal yapılar asıl/başat düşmanlardı. Çatışmanın asli karşı tarafı bu güçlerdi.

Şimdi tekrar 12 Eylül’de kim yenildi sorusuna dönebiliriz.

12 Eylül sonrası kimi zaman bir tür kaçış ya da günah çıkarma haline gelen ve hala bitmez tükenmez tartışmaların konusu olan yenilgi meselesinde; kimin, neye, nasıl ve nereden bakması gerektiği noktasındaki sorumluluk ve bilinç açıklığı açısından yenilginin öznesinin kim olduğu hayati önemdedir. Her siyasi öznenin tarih önündeki sorumluluktan da eleştiri ve özeleştiriden de alacağı pay onun savaştaki rolüne göre belirlenir. Savaştaki/mücadeledeki pratikleri, rolleri, sorumlulukları farklı biçimlenmiş yapılara aynı eleştirileri yöneltemezsiniz ya da onları aynı sorularla sorgulayamazsınız. Basit ama temel bir soruyla somutlayalım; dönemin mücadelelerinde/savaşımında asli role sahip olan, en ön cephede bulunan ve pratik devrimciliği somutlaştıran MLSPB, DY, DS, TKP-ML, PKK, Kawa ve benzeri yapılara sorulacak en temel soru neden devrimci savaşı sürdüremediniz, başaramadınız, neden düşmanın saldırısını alt edemedinizdir. Ve bu temel sorularla bağlantılı daha pek çok soru sorulabilir.

Egemen sınıflarla mücadelelerde o dönem silahlı mücadeleyi esas almayan ve daha tali çatışmaları içinde yer alan, tali devrimci pratiklere yoğunlaşan TKP, TDKP, Kurtuluş, TKEP, PSK, DDKD vb. Sovyetçi, Arnavutlukçu, Kıvılcımlıcı ve benzeri ekollerden gelen yapılar açısından neden devrimci savaşı sürdürmediniz, neden direnemediniz sorusunu sormak anlamsızdır. Bu hareketler zaten birincisi devrimci silahlı direniş politikasını o dönem açısından başat mücadele çizgisi olarak görmüyorlardı. İkincisi, 12 Eylül öncesinde başat faaliyetler olarak yürüttükleri çalışmaların (yayın çıkarmak, ajitasyon-propaganda ve örgütlenme faaliyetleri yürütmek, sendikal vb. çalışmalar içinde yer almak, sivil faşist saldırılar olduğunda yanıt vermek vb.) 12 Eylül sonrasında çok daha yoğun yürütmeleri durumunda bile herhangi güçlü direniş rolü oynaması asla mümkün değildi. Bu hareketlere sorulacak soru; 12 Eylül öncesi ve sonrasında dönemin başat sınıf çatışması zemini olan silahlı direnişin neden asli öğesi olmadınız, neden tali ve zayıf pratiklere yoğunlaştınız sorusudur.

Nasıl yenildik? Ve devrimcilik, çatışma, yenilgi ve toparlanma ilişkisi

Yenilgi durumu çatışan tüm taraflar için hem yenilgiyle birlikte gelecek ağır koşullar hem de yenilgiden çıkışı örgütleyebilmenin olağanüstü zorlukları nedeniyle “korkunç”tur. 12 Eylül sonrası devrimci ve sol çevrelerin geniş bir kesiminde yenilginin “korkunç” boyutları ile yarattığı moral ve pratik sonuçlar adeta bir bulaşıcı hastalık olarak on yıllara yayılarak devam edegeldi. Deyim yerindeyse, içselleştirilmiş, kabul edilmiş bir çaresizlik/yenilgi hali adım adım oluştu ve kimi durumlarda güçlü biçimde, kimi durumlarda ise adeta bir sis bulutu gibi az ya da çok devrimci ve sol hareketin hücrelerine değin sızdı.

Bu noktada daha baştan şunu ifade etmek gerekiyor; her savaşta, her mücadele sürecinde yenmek de yenilmek de savaşın/mücadelenin doğası gereği olağan bir durumdur. Savaşan/mücadele eden tüm taraflar sürecin bir aşamasında ya yenileceğini ya yeneceğini ya da sürecin geçici bir pat durumuyla sonuçlanacağını daha baştan kabullenerek savaşırlar. Yenildiniz diyelim, sonuçları neredeyse her zaman “korkunç”tur; fakat yenilgi mutlak biçimde bir dipsiz kuyu da değildir. Yenilirsiniz, dersler çıkarıp ayağa kalkarsınız ve devam edebilirsiniz. Kolay değildir elbette ama pek çok defa başarılmıştır da. Hele ki devrimci hareketler tarihi neredeyse tümüyle bu diyalektik hareket zemininde işlemiştir. Tarih boyunca büyük devrimci girişimlerin ezici bir çoğunluğu ağır yenilgiler yaşamıştır. Bu anlamda, devrimcilik Anka kuşu olmaktır, yani kendi küllerinden, yenilgilerinden doğabilmektir de diyebiliriz. Yenilgi ve zafer diyalektiği nihai zafere kadar hep var olacaktır. Ve tabii ki bunun yanı sıra, yenilgi, çöküş ve yok oluş ya da sistem içine dönüş veya pratik devrimcilikten kopuş biçiminde bir yenilgi çevrimi de vardır. Pek çok siyasal hareketin kaderi de bu olmuştur.

12 Eylül sonrasında her iki çevrim de yaşanmıştır. Yenilgiden büyük ayağa kalkışlar geliştirenler de toparlanıp yeniden sınıf mücadelesi sahnesinde bir biçimde yerini alanlar da ya da sistem içi politik zeminlere düşenler veya siyaset sahnesinden silinenler de… Yenilgi sonrasında devrimci siyasal hareketlerin gelişim seyrinde üç öğenin belirleyici olduğu görülüyor; birincisi nasıl yenildiğiniz, ikincisi çarpışma sürecinde sahip olduğunuz ideolojik, politik, örgütsel, kadrosal, kitlesel dinamikler/ imkanlar ve üçüncü olarak, çarpışmaya hazırlanma biçiminiz/planlamanız ve olası tehlikelere karşı ayırdığınız yedek rezervlerin nitelik ve niceliği…

Peki 12 Eylül’de devrimci güçler (ve özelde pratik devrimcilik yapanlar) nasıl yenildi? Ağır, sert, hızlı ve kesin biçimde yenildiler. Daha da kötüsü, 12 Eylül öncesi ortaya koydukları savaş pratiğinin/kapasitesinin neredeyse çeyreğini bile ortaya koyamadan yenildiler. Bunun istisnası yoktur. 12 Eylül öncesi, daha somut ifadeyle 11 Eylül günü yüzlerce devrimci silahlı faaliyet yürüten, mahallelerde, sokaklarda, köylerde on binlerce emekçiyle birlikte silahlı nöbetler, direnişler yürüten, faşistlere ve kontrgerilla güçlerine kök söktüren pratik devrimci çizgideki hareketler, 12 Eylül günü ve sonrasında adeta kilitlendiler. 12 Eylül günü ve sonrasındaki birkaç gün içinde neredeyse tek bir ciddi direniş eylemi yoktur. Daha sonra gelişen eylemler ise bütünlükten yoksun, güçlü ve genel bir silahlı ve silahsız direniş yürütme, güçleri koruma ve yeniden mevzilendirme perspektifinden yoksun, dağınık ve tümüyle değilse de ezici çoğunlukla yerel inisiyatifler üzerinden gelişen oldukça sınırlı bir direniştir. Devrimci hareketler sahip oldukları kapasitenin çok azını direniş faaliyetleri için hareket geçirebilmiştir; yani esas olarak direnememiştir ya da en hafif deyişle, sahip oldukları direniş kapasitesine uygun biçimde direnemeden yenilmiştir. Bu durum pratik devrimcilik yürüten örgütlerin niyet ve isteklerinden bağımsız olarak içine düştükleri vahim ve yıkıcı bir tablodur. Bu süreçte pratik devrimcilikte önemli rol oynayan yapıların direnmek istemedikleri, hatta korktukları vb. türden spekülatif “tahlil”ler tümüyle subjektiftir ve gerçeğe aykırıdır. Şu veya bu yapı değil, 12 Eylül öncesinde düşmanla çatışmanın başat unsuru olan silahlı mücadeleyi yürüten güçlerin hiçbiri güçlü ve siyasal açıdan önemli sonuçlar yaratan bir direniş çizgisi/ pratiği oluşturamamışlardır. Sahip oldukları direniş potansiyelinin bir kez daha belirtelim, çeyreğini dahi cunta koşullarında harekete geçirememişlerdir. İkincisi, bu hareketlerin merkezi önderliklerinin önemli bir bölümü düşmana tutsak düşmüştür ve Hareketimiz de dahil birkaç istisna hariç bu hareketlerin önderlikleri cuntanın ilk birkaç kritik yılında tutsaklık koşullarında direnişçi bir tutum almamışlardır. Kısacası, direniş ve çatışmanın en merkezi noktasında yani önderlik düzeyinde de keskin ve ağır bir yenilgi yaşanmıştır.

Neden yenildik?

Tam da bu nokta da ikinci temel soruya; neden yenildik sorusuna bakabiliriz. Öncelikle şunu ifade etmekte fayda var; 12 Eylül’de devrimciler açısından “çok sayıda” yenilgiden söz edebiliriz. Birincisi, devrimci hareketin, özelde silahlı direniş güçlerinin yenilgilerinin ortak özelliklerinden bu bağlamda ortak/genel yenilgisinden söz edebiliriz. İkinci tür yenilgi ise “çok sayıda” olan yenilgidir. Yani tek tek her bir örgütlü yapının bu genel yenilgi durumunu kendi özgülünde yaşama biçimiyle ortaya çıkan tek tek örgütlerin yenilgileridir. Bu özgül yenilgiler her bir örgütün kendi bağlamı içinde anlaşılabilecek yenilgilerdir. Burada bizi ilgilendiren ve ele alacağımız yenilgi, sınıflar mücadelesinin asli biçimlerini yürüten yapıların yenilgisidir, daha doğrusu bu yenilginin ortak özellikleridir.

11 Eylül ile 12 Eylül arasındaki büyük fark: Neden? Ya da kendiliğindencilik…

İlk olarak oldukça yakıcı, somut ve zaman zaman komplo teorisyenlerinin de sorduğu soruyla başlayalım; 11 Eylül günü büyük direniş faaliyetleri yürütebiliyorken, 12 Eylül günü ve sonrasında neden direnemedik ya da çok zayıf direndik, güçlü bir direnişi neden örgütleyemedik?

12 Eylül öncesi sınıflar çatışmasının merkezi boyutları esas olarak devlet eliyle örgütlenmiş sivil faşist çeteler ve onlara eşlik eden devletin polis ve diğer kontrgerilla birliklerinin saldırıları ve bunlara karşı devrimcilerin aktif silahlı faaliyetleri temelindeki direniş olarak biçimleniyordu. Karşı-devrim cephesinde ön safta çatışan güç sivil faşist çetelerdi. Mücadelenin merkezi unsuru da doğal olarak bu çetelerin saldırılarını durdurmak ve karşı saldırılarla onları geriletmek ve geniş emekçi kesimler içinde devrimci faaliyetlere alan açmak üzerine kuruluydu. Bu doğal bir durumdu. Öte yandan sivil faşist hareketin devletin uzantısı olduğu ve özel olarak kontrgerilla yapısı tarafından organize edildiği de açıktı. Yanı sıra devletin baskı güçleri polis ve ordunun da çatışmalara sıkıyönetim uygulamaları ve büyük çaplı operasyonlarla daha fazla dahil olduğu da açıktı. Henüz başat hale gelmese de devletin resmi baskı güçleriyle de olan çatışmalar da adım adım hızla artmaktaydı. Kaldı ki, özellikle 1979’dan itibaren bir cuntanın gelmekte olduğu açıktı ve pek çok devrimci hareket bunu yayınlarında şu veya bu düzeyde ifade de etmekteydi. Bütün bu olgular özellikle pratik devrimcilik yapan devrimci yapıların önüne olası bir cunta koşullarında yürütülecek devrimci faaliyete ilişkin stratejik bir perspektif, planlama ve pratik hazırlık görevini somut olarak en geç cuntanın gelişinin fark edildiği 1979’dan itibaren koymaktaydı. Açıktır ki bir cuntanın işbaşına gelmesi tüm mücadele/direniş/savaş zeminlerini köklü biçimde değiştirecekti. Cunta öncesi mücadele biçimleriyle, hazırlık ve taktikleriyle, kitle ilişkileriyle, üslenme biçimleriyle, cunta sonrası sert çatışma koşullarında faaliyet yürütülebilmesi mümkün değildi. 1960 ve ‘70’ler faşist cuntaların tüm yeni sömürgelerde işbaşına getirildiği yıllardı ve bunlara karşı yürütülecek mücadelenin, cunta öncesi koşullara nazaran ne denli farklı olduğuna dair oldukça geniş bir deneyim de oluşmuştu. Sadece dünya deneyimi değil, tüm devrimci hareketi derinden etkilemiş olan 12 Mart cuntasının deneyimlerinin üzerinden daha bir on yıl bile geçmemişti, yani oldukça tazeydi. Geldiği apaçık görülebilen, adeta göstere göstere gelen cuntaya karşı tüm mücadele cephelerinde hem ideolojik-teorik, politik hem de pratik olarak kapsamlı bir hazırlık ve planlama yapılması, örgüt kadrolarından başlayarak tüm kitlelere yayılan ciddi bir politik-askeri bilincin oluşturulması zorunluydu.

Dergi, broşür sayfalarında bir cuntanın gelmekte olduğuna dair yazılar yazan devrimci yapıların söylem ile eylem arasındaki tutarlılıklarını görmek için çok beklemek gerekmedi. Bu yazıların üzerinden en fazla bir, bir buçuk yıl sonra 12 Eylül cuntası gerçekleşti.

Ve cunta karşısında devrimci güçlerin ilk anda ortaya koydukları tablonun en hafif deyişle tanımı kilitlenme/direnememedir. Cunta öncesi koşullara göre biçimlenmiş pratik devrimci örgütlerin cunta koşullarında mücadeleye ilişkin ne siyasal ne moral ne planlama ne taktik ne pratik düzeyde hiç bir hazırlıklarının olmadığı, güçlü bir direniş yürütemeyecekleri daha ilk günden ortaya çıktı.

12 Eylül cuntasının iktidara gelişiyle, egemen sınıflarla sürmekte olan silahlı çatışmaların öznesi olan örgütlerin adeta kilitlenmesi olgusu; bu yapıların mücadelenin bütün cephelerinde kendilerini yeni koşullara uyarlayabilme yeteneklerinin ne denli zayıf olduğunu, oldukça daha sert koşulların ortaya çıkması durumunda mücadeleyi sürdürebilme kapasitelerinin ne denli sınırlı olduğunu, cuntanın gelmekte olduğunu görmelerine karşın buna karşı asgari hazırlıkları yapabilecek iradeyi, planlamayı ve pratiği geliştirmekten ne denli uzak olduklarını ve tamamen kendiliğindenciliğe düştüklerini apaçık gösterdi. Kitle zeminleri ne denli büyük olursa olsun ve/veya tekil olarak güçlü eylemler örgütleme yetenekleri ne denli gelişkin olursa olsun; örgütleşme ve devrim hareketi oluşturmada henüz ilk aşamalarda oldukları, tek tek çalışmalar düzeyinde oldukça profesyonel pratikler geliştirebilseler de genel olarak politika yapış tarzlarının oldukça amatör olduğu net biçimde ortaya çıktı. Bu niteliklere sahip olan güçlerin, cunta koşullarında kilitlenmesi değil, kilitlenmeyerek güçlü bir devrimci direniş geliştirmesi sürpriz olurdu. Bu hareketlerin gündelik pratiğin akışına adeta teslim oldukları, stratejik ufuklarının önemli ölçüde zayıfladığı apaçık ortaya çıktı.

İdeolojik, politik ve stratejik bakışta zayıflık

İkinci olarak sınıflar mücadelesinin merkezi çatışması olan silahlı mücadelenin asli öznesi olan yapıların ideolojik, politik zayıflığı da egemen sınıfların cunta temelinde her cepheden ve tam bir yüklenme ile gerçekleştireceği saldırılara karşı kapsamlı ve çok yönlü bir direniş geliştirme, bunun için gerekli olan teorik ve politik berraklığı, moral ve toplumsal onayı sağlayacak söylemleri cuntanın gelişinden önce ve sonra geliştirmelerini engelledi. Esasen THKP-C ve TKP-ML ardılı olan bu yapılar, 1971-73 arasında oluşan ve örgütsel dağılmaya ve pratik bir yenilgiye yol açan koşulları bütünlüklü bir biçimde aşamamışlardı. Tam tersine, THKP-C kitlesi çok sayıda örgüte paralize olmuş ve ideolojik bir saçılma da yaşanmıştı. Aynı şey daha sınırlı ölçüde TKP-ML’de yaşanmıştı ve çizgiyi sürdürenler esas olarak henüz çok genç ve birikimi nispeten zayıf olan kuşaktı. Bu koşullar altında, 71 atılımında yaratılan ideolojik, politik ve örgütsel birikimin kabulü ya da reddi bağlamında yaşanan ve oldukça dar sınırlar içinde yürüyen tartışmalar dışında önemli bir teorik ve politik tartışma yaşanmadı. Ülkede ve dünyada yaşanan kapsamlı gelişmelere ilişkin çözümlemelere girişme, ülkedeki mücadelenin koşullarının ve geliştirilecek pratiğin derinlikli bir analizi noktasında çalışmalar oldukça sınırlıdır. Somut bir örnek verecek olursak; kapitalizmin günümüzde sürmekte olan derin kriz süreci tam da bu dönemde patlamış ve dünya kapitalist sisteminin bugün uygulamakta olduğu başta neoliberalizm, düşük yoğunluklu çatışma, yeni sağcılık vb. o dönemde biçimlenmeye başlamıştı. Bu ve benzer meselelere ilgi bir iki istisna hariç hiç yoktur. Kısa, orta ve uzun vadeli bir stratejik politik ve askeri bir mücadele planı bu güçler tarafından üretilememişti ya da çok zayıf düzeydeydi. 1975-80 sürecindeki ideolojik zayıflığın bir diğer açık göstergesi özellikle P-C hareketlerinin başlıcalarının temel teorik-politik metinlerinin ancak 12 Eylül sonrası hapishanelerde yazılabilmesidir. Teori, politika ve stratejik ufuk adeta arkadan gelmiştir.

Kısacası; teorik ve politik çizgi bağlamındaki ciddi zayıflıklar ve stratejik politikpratik mücadele planından yoksunluk, kaçınılmaz olarak gelişmelerin arkasında sürüklenerek kendiliğindenliğe düşmeyi, cunta gibi büyük tehlikenin tespit edilmesine rağmen buna karşı kapsamlı bir düşünsel ve politik ve pratik hazırlığı geliştirememeyi veya göz ardı etmeyi de beraberinde getirmiştir. Emperyalizm ve işbirlikçilerinin büyük bir stratejik politik ve pratik hedeflerinin ve planlarının ürünü olarak gelişen 12 Eylül cuntasıyla karşı karşıya gelen pratik devrimci hareketler, düşmanın bu büyük hamlesi karşısında, hem her yönlü düşünsel, hem de stratejik pratik planlama vb. noktasında düşmanla kıyaslanamayacak ölçüde zayıf durumdaydılar.

Örgütsel, kadrosal ve taktik zayıflık

12 Eylül öncesinde sınıflar mücadelesinin asli biçimi olan silahlı faaliyetleri yürüten hareketler ağırlıklı olarak THKP-C ve TKP-ML ardılı olsalar da örgütsel olarak tümüyle 12 Mart cuntası sonrası 1975-76 yıllarında kurulmuş hareketlerdir. DY dışında, diğer tüm silahlı mücadele yürüten devrimci yapıların kadrolarının ezici bir çoğunluğu 71 Atılımının içinde yer almamış, ya da en fazlasından sempatizan olarak bulunmuş yeni devrimcilerdir. Örgütleri de yeni örgütlerdir. Kürdistan’da gelişen PKK ve Kawa da benzer biçimde tümüyle yeni örgütlerdir. DY ve HDÖ içinde 12 Mart döneminin birikimlerini taşıyan kadrolar bulunmaktadır; ancak bunlar hem oldukça az sayıdadır hem de 12 Mart döneminin öncü örgütleri de zaten çok yeni ve çok sınırlı deneyime sahip örgütlerdi. Dolayısıyla bu “eski” kadroların taşıdıkları ideolojik-teorik, örgütsel ve taktik birikim de oldukça sınırlıydı. 1975-76’lardan, 1980 12 Eylül’üne değin 4-5 yıllık soluk soluğa geçen büyük çarpışma süreci, bir yanıyla en asgari temel örgütlülükleri ve kitle örgütlenmelerini gerçekleştirme çalışmalarıyla, bir yanıyla da muazzam görevlerle yüklü büyük savaşım sürecine pratik olarak yanıt verme çalışmalarıyla yürüdü. Daha önceki süreçlerde organize olmuş bir örgütlenme, kadro ve hazır kitle güçleri, pratik deneyim vb. bulunmuyordu. Az sayıdaki kadro, örgütlenmeyi, yeni kadroları, taktik deneyimi, kitle ilişkilerini deyim yerindeyse sıfırdan kanlı çatışmaların içinde inşa etmek zorundaydılar. Bu ise bir yanıyla daha önceden oluşmuş hiçbir kalıba bağlı kalmadan oldukça yaratıcı biçimde, hatta kimi zaman doğaçlama özgün bir faaliyetin gelişmesini sağlarken, diğer yandan kendi deneyimlerine daralma, dar pratikçi davranma vb. yanları da geliştirmekteydi. Örgütlenmelerin oturması, devrimci savaşçı örgütsel kültürün gelişmesi, örgüt içi demokrasi ve katılımcılığın oluşması ve derinleşmesi, hem yerelin özgünlüklerini dikkate alan hem de merkezi olarak hızlı ve birleşik hareket edebilen geniş ve yaygın parti ve kitle örgütlerinin yaratılması ve sağlam bir kurumsallık kazanması vb. noktasında bu beş yıllık dönemde (1975-80) ancak emekleme aşaması üstelik kimi alanlarda kısmen geçilebildi. Kitlesel etki alanı milyonları bulan, mücadeleye seferber ettiği kitle yüz binleri aşan çatışmanın merkezindeki bu hareketler bu kitlenin ancak küçük bir bölümünü örgütleyebilmişlerdi. Ve üstelik bu örgütlülükler hem nitelik hem de nicelik olarak faşist cunta koşullarına, yani düşmanın topyekun saldırısına dayanabilecek durumda değillerdi. Gizlilik, disiplin, yeraltına faaliyetine uygun teknik altyapı, örgütsel işleyiş vb. açısından kendiliğindenciliğin, amatörlüğün ve yerelciliğin ağır etkisi örgütsel alanda da derin biçimde egemendi. TKP-ML ve sonradan PKK dışında, sınıflar çatışmasının merkezi biçimleri olan silahlı faaliyetleri esas alan hiçbir hareket, kendini o dönem örgütlenmede en ileri düzey olarak ele alınan Parti düzeyiyle tanımlamıyordu. MLSPB, DY, DS, HDÖ, Kawa, Eylem Birliği, Acil, Savaşçılar, Sanayi Dev-Genç gibi o dönem bu kesimin daha ezici bir bölümünü oluşturan yapılar Parti altı örgütlenme düzeyleriyle kendilerini ifade ediyorlardı. TKP-ML’nin iddiası esas olarak Parti düzeyine sahip olmasından değil, bir geleneğin devamı olarak tanımlamasından geliyordu. PKK ise kendini Parti olarak ilan ettiğinde (ki 12 Eylül’den sadece 2 yıldan az bir süre önce kendini Parti olarak tanımladı) bile henüz oluşum halinde bir Parti olarak tanımlanabilecek konumdaydı.

Kadro yapısında da durum benzerdi. 12 Eylül cuntası işbaşı yaptığında devrimci savaşı yürüten kadroların, militanların ve sempatizanların ezici bir çoğunluğu 2-3 yıldır devrimci faaliyetle tanışmış çok genç devrimcilerden oluşuyordu. İdeolojik-politik, askeri, teknik ve örgütsel eğitim, kitle çalışması eğitimi, kendi deneyimlerinden öğrenme çalışmaları, devrimci kültürü kazanmaya dönük eğitim ve faaliyetler, çalışmalara ilişkin içselleştirilmiş bir bilinç ve deneyim süreci, kendini her alanda asgari düzeylerde de olsa bir devrimci olarak ifade edebilme gücü kazanma gibi bir insanı devrimci yapan iş ve etkinliklerin henüz daha başındaydı devrimci kadro, militan ve sempatizanlar (TKP, TİP, Kıvılcımcı hareket -bunların geçmişten gelen deneyimli kadroları vardı- dışında aslında tüm devrimci hareketlerin durumu böyleydi.).

Temel devrimci politikaların, stratejik yaklaşımların aktüel pratikte somutlaştırılması olarak devrimci taktik alanında da durum çok daha iyi değildi. Hiç kuşkusuz, pratik çalışmalarda görülen taktik yaratıcılık pek çok durumda oldukça başarılı sonuçlar yaratabiliyordu. Fakat oldukça dinamik olan siyasal ve toplumsal süreçlere ilişkin sürekli yenilenen politik taktikler geliştirme, böylece emekçi kitleler içinde daha derinlikli bir etki yaratma, diğer yandan faşist terör dışında onların hayatını derinden etkileyen diğer faktörlere ilişkin tutum ve çözüm önererek emekçilerin yaşamına bütünlüklü olarak girme, egemenlerin hesaplarını bozma, özellikle cuntanın koşullarını hazırlamaya dönük adımlarını bozma bağlamında, devrimci taktik zenginlik ve açılımlar oldukça sınırlı düzeydeydi.

Cuntaya dönük çok yönlü topyekun hazırlık; düşmanın topyekun saldırısını görmek ya da görememek

Düşmanınızın tüm güçlerini toparlayarak ve iç-dış bütün desteklerini arkasına alarak size saldırmaya hazırlandığını biliyor ve apaçık görüyorsanız, o andan itibaren tüm günlük pratiğinizi, çalışmalarınızı ve her türlü kısa, orta ve uzun vadeli planlama ve hazırlıklarınızı bu saldırıyı püskürtme ve çatışmalardan yeni mevziler kazanarak çıkma hesabı üzerine yaparsınız. Fakat devrimci savaşın merkezinde yer alan siyasal hareketler ne yazık ki bunu yapmadı. Topyekun saldırı gerçeği apaçık görülmesine rağmen, ne gündelik devrimci savaşım pratiği ne stratejik ve taktik planlamalar bu gerçekliğe uygun olarak biçimlendirilmedi. O anda sürmekte olan devrimci savaşımın koşularına uyarlanmış ve akışına kendini kaptırmış bir faaliyet çizgisi aşılamadı. Kitleleri ve kadroları cunta gerçeğine göre eğitmek, cunta hazırlığını geniş emekçi kesimler içinde teşhir ederek cuntayı daha gelmeden amaçları ve yaratacağı sonuçlar bağlamında mahkum etmek, yeraltı örgütlenmesini buna göre hazırlamak ve büyütmek, örgüt ve kitle ilişkilerinin cunta koşullarında nasıl mevzileneceğine ilişkin planlama ve pratik hazırlık yapmak, politik-askeri eğitim ve üslenmeleri çeşitlendirmek, devletin doğrudan ulaşamayacağı yurtdışı alanlarında üslenme alanları oluşturmak ve bu alanlarda örgütsel, askeri, kadrosal ve diğer yedek rezervler, karargah ve eğitim alanları oluşturmak ve daha pek çok faaliyeti asgari düzeylerde de olsa örgütlemek dönemin başat görevi olmasına karşın, görülemedi. Böylesi pratik görevlerin bir parça olsun görüldüğü durumlarda da bu yönlü güçlü bir irade ve net bir kararlaşma ve pratik yaratılamadı. Gündelik pratiğin akışında sürüklenme egemen hale geldi.

Aslında bu yönlü hazırlıkların yapılması gereği salt cunta temelinde bir topyekun saldırının geliyor oluşundan kaynaklanmıyordu. Bu, aynı zamanda o dönem pratik devrimcilik yürüten hareketlerin kabul ettikleri devrimin stratejik çizgisi nedeniyle de zorunluydu. Yani bu meselenin konjonktürelin ötesinde daha ilkesel ve stratejik bir boyutu da vardı: uzun süreli halk savaşı. Evet, bu hareketlerin tümü az ya da çok farklılıklar taşısa da uzun süreli halk savaşı stratejisinin farklı versiyonlarını savunuyorlardı. Uzun süreli savaş denilmesine, bu konuda noktasından virgülüne kadar kimin daha doğru yaklaşıma sahip olduğuna dair dehşetengiz tartışmalar yürütülmesine rağmen tek bir hareketin bile uzun süreli bir planlaması ve hazırlığının olmaması gerçekten hazin bir durumdur.

Stratejik bakışınız yoksa ya da ondan kopmuşsanız, dönemsel tehlikelere ve düşmanın yönelimlerine karşı kısa, orta ve uzun vadeli hazırlıklarınız yoksa gelmekte olduğunu gördüğünüz şeyler bile siz de sürpriz etkisi yaratır, kilitlenirsiniz, yenilirsiniz.

Fakat bir de nesnel gerçekliğimiz var: Deneyim ve birikim zayıflığı, yenilik ve zamansızlık

Peki, şu eksikti, bu eksikti dedik ve evet bunların hepsi doğru. Tamam ama hepsi bu kadar mı? Elbette değil. Şu an’a değin vurguladıklarımız pratik devrimcilik temelinde mücadele eden hareketlerin esas olarak teorik, politik, örgütsel, askeri ve diğer alanlarda oynamaları gereken fakat oynayamadıkları rollere, üretemediklerine, yapamadıklarına ilişkindi. Fakat salt bu tespitlerle sınırlı bir değerlendirme kurgusal ve subjektif kalmaya mahkumdur. Eğer kurgusallığı aşmak istiyorsanız, şu soruyu da hemen sormak zorundasınız; yapılmasını ya da yapılmamasını istediklerinizi yapacak ya da yapmayacak olanların, yani dönemin çatışmasının merkezinde yer alan silahlı mücadele yürüten devrimcilerin nesnel gerçekliği ile “yapılması ya da yapılmaması gerekenler” arasındaki uygunluk, yeterlilik, zamansallık ne ölçüde örtüşmektedir?

İşte tam bu noktada sürecin anlaşılmasında bir başka hayati olguya daha ulaşırız; bu eksiklikleri/yetmezlikleri yaşayanlarda yani canla başla sisteme karşı mücadelenin öznesi olan devrimcilerde bir şey daha eksikti; zaman ve yaşanmışlık… Zaman ve yaşanmışlık sizden bağımsız, iki önemli nesnel kısıttır ya da duruma göre imkandır. Ve bunu aşmak dönemin devrimcilerinin elinde değildi. Buraya kadar olan yazdıklarımızda satır aralarında bu noktaya değindik. Ama daha net ve açık biçimde, bu boyutu ele almak gerekli.

Evet, şu veya bu eksikti, yanlıştı ve yapılmalıydı diyoruz; ama ezici çoğunluğu 12 Eylül geldiğinde en fazla 2-3 yıldır devrimci faaliyet içinde olan, yani devrimcilik sürecinin henüz başlarında olan, yaşları 15-25 arasında olan bir kuşaktan söz ediyoruz. Pratik devrimciliği esas alan on civarı hareketten söz ettik. Bu 10 hareketin yönetici kadroları içinde bile otuz yaşın üzerinde ancak bir elin parmaklarını geçecek sayıda insan bulunuyordu. Yani büyük bir çatışmanın içinde olanlar, çok daha büyük ve sert bir çatışmayı göğüsleyebilmeliydiler diyoruz; ama bunları ifade ederken zamandaki ve yaşanmışlıktaki sıkışmışlığı, hızla ve sert biçimde üst üste binen süreç ve çatışmaları da görebilmeliyiz. En azından adil olmak ve bugüne ve geleceğe dönük olarak doğru sonuçlar çıkarabilmek için…

Bu nesnel gerçekliği vurgulamak, eksiklik ve zaafları, yapılamayanları ve bunların sonucunda yaşanan ağır yenilgi ve yıkımı asla meşrulaştırmaz ya da olağanlaştırmaz veya kaçınılmaz göstermez. Bu nesnel gerçekliği ifade etmek, yenilginin esas olarak bu nesnel gerçeklikten kaynaklandığı anlamına da gelmiyor. Evet, bu nesnel faktörler çok önemli rol oynadı. Nesnel gerçekliğe yapılan vurgu sadece sürecin daha bütünlüklü ve adil biçimde anlaşılmasını içindir. Ve daha da önemlisi nesnel gerçekliği de hesaba katan bütünlüklü bir değerlendirme bizi bir başka hayati soruya daha ulaştırır; nesnel gerçekliğin yarattığı ve kaçınılması mümkün olmayan bu eksikliklere rağmen, dönemin görevlerine asgari düzeyde de olsa yanıt olunamaz mıydı? Nesnel gerçeklikten kaynaklanan muazzam zayıflık ile dönemin büyük görevleri arasındaki hayati çelişki/gerilim devrimci sonuçlar yaratacak tarzda yönetilemez miydi? (Unutmamak gerekir ki bu türden gerilimleri hem mücadelenin bütünü hem de taktik planda muazzam bir çeşitlilikte sürekli biçimde yaşıyoruz, yaşayacağız.)

Bir çıkış yolu mümkün müydü? Belirli koşulların varlığı halinde EVET; PKK örneği

Evet, başta örgütsel mekanizmalar ve kadroların büyük bölümünün etkisiz hale getirilmesini engelleyecek, çok yönlü bir direnişin zeminlerini oluşturacak, bütünlüklü bir hazırlık için zaman ve değerlendirme imkanı kazandıracak ve günlük mücadelelerinin akışına kapılmış kendiliğindenci tarzı aşmanın zeminlerini oluşturacak asgari adımlar atabilmek mümkündü. Yani direnişi zeminlerini derli toplu hale getirmenin ve daha büyük bir çıkış için imkan yaratmanın en azından nesnel imkanlarını asgari ölçüde yaratmak mümkündü. Bu adımların mutlaka bütünlüklü olması da şart değildi. Yeter ki bu yola girilsin…

Ve evet bunu bir Hareket başardı; PKK… PKK’nin lideri Öcalan cuntanın gelişinden sadece 13 ay gibi kısa bir süre önce, örgütüne yönelik saldırıların kazandığı boyutların büyüklüğünden ve olası bir darbeden hareketle, hiçbir ilişki ve imkana sahip olmadan Suriye-Lübnan alanına geçer. Cunta öncesi 13 aylık sürecin ilk birkaç ayında olanaksızlıklardan ötürü ciddi bir çalışma yapamaz. Ardından bölgedeki Kürt yurtseverlerinin desteği ve Filistinli devrimci hareketlerle kurulan devrimci ilişkiler üzerinden bu alanlarda başlangıçta kısa vadeli ihtiyaçlara dönük, fakat hızla uzun vadeli stratejik bakışla adım adım kurumsallaşan bir mevzilenme yaratır. Daha cunta gelmeden çok sayıda PKK kadrosu bu alanlara geçer ve alanda uzun vadeli stratejik bir örgütlenmenin asgari temellerini yaratmak için işe girişirler.

Cunta iktidara geldikten sonra örgütün pek çok kadro ve ilişkisi hızla bu alanlara çekilir ve kapsamlı bir eğitim ve hazırlık çalışması içine girerler. Böylece PKK, tüm örgütün yönetimi, denetimi, eğitimi ve stratejik yedekler için, cuntacıların kolayca saldıramayacakları, müdahale edemeyecekleri Filistin-Lübnan alanlarında stratejik ve nispeten güvenli bir mevzilenme olanağına kavuşur. (Filistin-Lübnan alanının en önemli avantajlarından biri de diğer yurtdışı alanlarından farklı olarak hem cephe gerisi hem de cephenin tam göbeği olmasıydı. Bir yanıyla TC oligarşisinin kolayca ulaşamayacağı, nispeten güvenli bir cephe gerisi, diğer yandan emperyalizme ve siyonizme karşı sıcak savaşın yürütüldüğü doğrudan bir cephe hattıydı FilistinLübnan alanları. Bu durum yüksek bir devrimci savaş motivasyonu ve azmi yaratmak açısından önemliydi. Tıpkı bugün Rojava ve medya savunma alanlarının oynadığı rol gibi…) Eğitilen ve yeniden örgütlenen güçler Lübnan, Avrupa, Rojava, Güney ve Doğu Kürdistan da benzer üslenmeler oluşturmaya girişirler. Cuntanın gelişinden hemen sonra bile Kuzey Kürdistan içine müdahale grupları gönderilir. Daha önemlisi, örgüt kendi kadrolarını, imkan ve zaaflarını, hata ve yetmezliklerini yakından değerlendirme, tanıma, eğitme ve buradan stratejik bir kolektif akıl üretme imkanını geliştirir. Örgüt adeta derli toplu biçimde yeniden kurulur (daha doğru bir ifadeyle, gerçekte örgüt esas olarak bu dönemde ve bu alanlarda kurulur) ve tüm faaliyet coğrafyalarına buradan yayılır. Sadece bu da değil, toparlanma süreci adım adım derinleşir; kendiliğindenci politik-askeri faaliyet yürütme tarzından stratejik bakışla ülkedeki yeni koşullara uygun bir gerilla faaliyetine geçiş için kapsamlı hazırlıklara girişilir. Belki de en önemlisi, PKK hareketinin en büyük zayıflığı olan ideolojik-teorik zemin (bu sürece değin PKK’nin tek yazılı ideolojik belgesi kuruluş bildirgesidir) ilk defa bütünlüklü olarak kurulmaya başlanır. Kürdistan’da Zorun Rolü, Örgütlenme Üzerine, Kürdistan’da Kişilik Sorunu vb. gibi PKK’nin temel belgeleri bu dönemde üretilir. Düzenli yayın faaliyetleri başlatılır ve böylece ideolojik, düşünsel üretkenlik hem kurumlaştırılır hem de düzenli hale getirilir. Örgüt kongre ve konferansları yapılarak örgütsel işleyiş oturtulur.

Bütün bunlar, 1979’dan 1982 sonuna kadar birbirine eklenen zincirin halkaları olarak gelişir. 1979 Temmuz sonunda Öcalan’ın tek başına ve esas olarak güvenlik tehlikelerine acil önlem olarak Suriye alanına geçişi gibi ucu açık, özgün bir stratejik planlamanın ürünü olmayan adım, hızla yeni adımlarla büyümüş, giderek bir stratejik bakışa ve planlamaya dönüşmüştür. Bu yoldan, 12 Eylül sonrası yaşanan yenilgiden tümüyle kurtulunmuş olunmasa da esas olarak bu çok daha hafif yaşanmış ve en önemlisi de yeniden ayağa kalkış için kurucu asgari zeminleri koruma ve geliştirme imkanları yaratılmıştır. Böylece PKK, kurucu kadrolarının ve militanlarının küçümsenemeycek bir bölümünü, örgütü ve devrimci çalışmayı yeniden bütün cephelerde inşa etmek için bir araya getirebilmiş ve o yoldan yürüyerek bugünün devasa hareketine ulaşmıştır. Yakalanan tek ve belki de oldukça zayıf bir halkadan hareketle zincirin tümü kavranmış ve hayata devrimci bir karşılık oluşturulmuştur.

Diğer devrimci yapılar, PKK’nin başardığını neden başaramadı? İki önemli önkoşul…

Bu noktada, hemen şu soru soruyu sormak mümkündür; aynı süreçte ya da 12 Eylül’ün hemen sonrasında başta sınıflar mücadelesinin merkezinde yer alan silahlı mücadeleci hareketler olmak üzere, pek çok devrimci ve sol hareket Filistin-Lübnan alanına ve reel sosyalist ülkelere (düzensiz olarak Batı Avrupa’ya çekilen kesimleri değerlendirme dışı tutuyoruz) çekilmelerine rağmen neden PKK’nin gösterdiği başarıyı gösterememişlerdir?

12 Eylül sonrası yaşanan deneyim gösteriyor ki bu noktada iki faktör belirleyici rol oynuyor. Birincisi, çekilen hareketlerin sınıflar mücadelesinin ana biçimi olan silahlı mücadeleyi (dönemin pratik devrimciliğinin merkezi unsuru) esas alan bir hat’ta durup durmadıklarıdır. İkinci nokta ise birinciyle bağlantılı olarak önderlik güçlerini koruyup bu alanlarda devrimci çıkışı yaratacak stratejik bir mevzilenmeyi gerçekleştirip gerçekleştirmedikleridir. Yani iki gerek koşul bulunuyor; birincisi, pratik devrimciliği esas alacaksınız, ikincisi süreci toparlayacak düzeyde bir önderlik gücünü bu alanlara taşıyabilmiş olmalısınız. Bu noktalardan baktığımızda durum oldukça vahimdir. Her şeyden önce, Hareketimiz de dahil olmak üzere bu alanlarda bulunan ve silahlı direnişi esas alan hareketler nispeten sınırlı bir gücü bu alanlara taşıyabilmişlerdir. Kimileri ise bu alanlarda tekil ya da çok küçük gruplar dışında bulunmamaktaydılar. Öte yandan, zayıf ya da nispeten güçlü biçimde bu alanlara (Suriye-Lübnan alanına) insanlarını taşıyabilmiş hareketlerin (MLSPB, DY, DS, TKP-ML) önderliklerinin neredeyse tümü 12 Eylül cuntasının hemen ardından kısa sürede tutsak düşmüşlerdi. Ve geniş kadro kitlesinin büyük bir bölümü ise ya katledilmiş ya da tutsak düşmüştü. Dolayısıyla önderlik güçlerini ve kadrolarını yitirmiş olan bu hareketlerin Filistin alanını bırakalım PKK düzeyinde verimli kullanmasını, çok daha azını bile yapabilmelerinin nesnel ve öznel koşulları önemli ölçüde ortadan kalkmış durumdaydı. Bu noktada, nispeten daha büyük bir güçle alanda bulunan DY hareketinin durumu da esas olarak farklı değildi. Nicelik olarak nispeten daha iyi konumda olmasına karşın, önderliğinin tümü, orta kademe kadroları dahil kadro yapısının da önemli bir bölümü tutsak düşmüştü. Yeniden yapılanma çalışmalarında ise güçlü ve süreci devrimci tarzda yeniden kuracak iç tutarlılığı ve bütünlüğü olan bir önderlik yapısı kalmamıştı. Daha ilk anlardan itibaren Avrupa’da gelişen tasfiyeci sağcı eğilimler sonucu örgüt iradesi bir iki yıl içinde dağılmış ve stratejik bir bakışla bu alan kullanılamamıştır. MLSPB 1970’lerin başlarından itibaren bu alanları kullanmış ve oldukça nitelikli ve çok yönlü ilişki ve olanaklar yaratmıştı. Ayrıca kuruluşundan itibaren gerçekleştirdiği anti-emperyalist ve antisiyonist eylemler nedeniyle bölge devrimci güçleri arasında haklı ve güçlü bir prestije sahipti. Dolayısıyla alandaki devrimcilerin tüm olanaklarından en geniş biçimde yararlanarak toparlanma ve devrimci bir çıkışı örgütleme konusunda en avantajlı konumdaki hareketlerden biriydi. Ancak daha cunta öncesinde bu tür yönelimler olmasına karşın, bunlar çok sınırlı düzeyde pratikleşmiş, Hareketin yönetiminin cunta öncesinde yakalanmalar vb. ile kayıplar vermesi ve cunta sonrasında hem önderlik hem de kadro düzeyinde ağır bir yıkım yaşamasıyla birlikte, Filistin alanına sınırlı bir kadro ulaşmıştır. Bunlar da askeri eğitim görme ve ülkeye dönme yaklaşımının ötesine geçmemişlerdir. Alanda stratejik bir üslenme ve bütünlüklü bir hazırlık geliştirme gibi hayati önemdeki stratejik kavrayış geliştirilememiştir. Elbette hayat sürprizlerle doludur ve bu hareketlerin genç ve deneyimsiz kadroları da belki biraz gecikmeli ve zahmetli yollardan geçerek bu dönüşümü sağlayabilirlerdi. Ancak maalesef bu olasılık gerçekleşmedi.

Öte yandan, şu noktanın da altını çizerek ifade etmek gerekiyor; 12 Eylül öncesinde sınıflar mücadelesinde merkezi rol oynayan silahlı mücadeleyi esas alan devrimci hareketler önderliklerini ve kadrolarını nispeten koruyarak bu alanlara çekilebilseydiler, kesin biçimde, PKK örneğinde olduğu gibi kendilerini yeniden inşa ederek, stratejik bakışla bu alanları birer devrimci çıkış üssüne dönüştürürlerdi demek de müneccimlikten başka bir şey olmaz. Alana bu tarz bir geliş olabilseydi, önemli ve tüm süreci değiştirecek imkanların nesnel olarak ortaya çıkması söz konusu olurdu. Yani gerek koşullar ortaya çıkmış olurdu. Daha fazlası değil… Bu nesnel imkanlar ne ölçüde pratikleşirdi bugünden bunu bilmek mümkün değil. Yani gerek koşulların oluştuğu noktada, yeter koşullar oluşur muydu? Cevap vermek oldukça güç…

Cunta öncesi ve hemen sonrası dönemde Filistin-Lübnan alanına çekilen hareketler sadece bu hareketler değildi. Cunta öncesi dönemde sınıflar mücadelesinin merkezi unsuru olan silahlı mücadeleden uzak durmuş ya da çok sınırlı, tali ölçülerde başvurmuş hareketlerin bir bölümü de bu alanlara çekilmişti. Ve bunların içinde TKEP, TKP-B gibi yapılar merkezi kadrolarının küçümsenemeyecek bir bölümünü ve kadro ve militanlarının da bir bölümünü bu alanlarda mevzilendirebilmişlerdi. Yine SVP ve Kurtuluş hareketi de bir bölüm kadro ve yöneticisini güvenli alanlara taşıyabilmişti. Bu hareketler, özellikle TKEP ve TKP-B, Filistin-Lübnan alanında ciddi kurumlaşmalar ve altyapı yaratmalarına karşın bir devrimci çıkış hazırlayamadılar. Daha doğrusu, ne ideolojik-teorik, politik olarak ne de pratik arka plan olarak sınıflar mücadelesinin merkezi  kulvarında yani silahlı mücadele kulvarında mücadeleyi örgütleme perspektifine sahip değillerdi. Bu noktada, TKP-B bir aşamadan sonra istisnai bir duruş gösterdi. Cunta sonrası dönemde Filistin-Lübnan alanında önemli bir altyapı oluşturmanın yanı sıra mücadele çizgisi bağlamında da hızla pratik devrimcilik kulvarına yaklaştı. Fakat ne teorik ne de pratik olarak tam bir kopuş ve dönüşüm yaşayamadı. 1980’lerin sonlarında ise bu değişimin ve daha başka faktörlerin yarattığı çelişki ve gerilimlerin sonucunda bölünme yaşadı. Bölünmenin ürünü olarak ortaya çıkan TDP, pratik devrimcilik çizgisini güçlü biçimde benimsedi ve 1991’den itibaren bunu somutlaştırmaya çalıştı. Fakat oldukça farklı koşullarda ve oldukça sınırlı güçlerle… Yaşadığı değişim oldukça önemli ve devrimci nitelik taşımasına rağmen bir devrimci çıkış geliştirmek noktasında zayıf kaldı. TKEP, SVP, Kurtuluş ve benzer hareketler ise Filistin-Lübnan alanlarını kullanmalarına rağmen bu alanlarda bir devrimci savaş hareketi örgütleme perspektifleri olmadı. (SVP’nin bu yönlü bir yönelimi 12 Eylül’den bu yana zayıf da olsa hep bir biçimde var oldu. Hatta 1990 başlarında kimi sınırlı silahlı direniş faaliyetleri yürüttüler. Fakat bu yaklaşım, ne yazık ki stratejik bir çizgi düzeyine ulaşmadı.) 1980’li yılların ikinci yarısında ise baskı koşullarının nispi gevşemesiyle birlikte cunta öncesi çalışma tarzına ve ilişkiler dünyasına döndüler.

Diğer siyasal hareketler (TKP, TİP, TDKP ve diğerleri) açısından ise cuntayla devrimci savaş temelinde hesaplaşma ve buna uygun stratejik bir konumlanma sorunu olmadı. Bu hareketler de, 1980’ler boyunca, Filistin-Lübnan alanlarındaki benzerleri gibi Türkiye egemen sınıflarının siyasal alanı düzenlemelerine bağlı olarak ortaya çıkan gevşemelerin açtığı zeminlerde kendilerine siyaset alanı yaratmayı esas alan bir hat izlediler.

***

Hiç kuşkusuz, dönem dünya, Ortadoğu, Türkiye ve Kürdistan’daki nesnel koşullar ve çarpışan tüm güçlerin konumlanmaları ve izledikleri teorik-politik ve pratik çizgilerin toplamının bütünlüklü bir analiziyle güçlü biçimde kavranabilir. Biz burada, devrimci ve sol güçlerin 12 Eylül yenilgisini bir dizi soru ekseninde farklı bir pencereden, teorik-politik duruşların ötesinde, ağırlıklı olarak pratik duruşlar bağlamında sorgulamaya çalıştık. Öte yandan, her bir siyasal yapının süreci/yenilgiyi yaşayış biçimi, koşulları ve sonuçları pek çok özgünlükler barındırmaktadır. Değerli ve önemli derslerle doludur. Bu noktada pek çok değerlendirme yapılmış olmasına karşın, yukarıda yaptığımız tarzda daha pratik ve somut yoldan yapılan değerlendirmeler yok denecek düzeydedir.

Peki ya cunta sonrası?

Cunta sonrası dönem 40 yıldan bu yana süregeliyor. Hiç kuşkusuz, cunta sonrası dönemin tümünü tek başına cuntanın yarattığı koşullar bağlamında değerlendiremeyiz. Türkiye ve dünyadaki muazzam değişimler, cuntanın yarattığı sınıflar mücadelesi koşullarını önemli ölçüde değiştirdi. Bu noktada, cunta sonrası dönemi esas olarak 1980-90 arası dönem olarak kodlamak mümkündür. Bu on yıllık kesiti de kendi içinde 1980-84 ve 1984-90 arası dönem olarak ayırabiliriz. 1980-84 arasındaki cuntanın ilk dönemi, tüm toplumsal ve siyasal yapının açık faşizmle biçimlendirildiği ve ordunun tüm siyasal alanda açık biçimde tek belirleyici olduğu dönemdir. 1984-90 arası ikinci dönem ise ordu ve siyasal partilerin birlikte siyasal vitrini oluşturdukları ve cuntanın belirlediği politikaların hala başat olduğu dönemdir. Her iki dönem de farklı sınıf mücadelesi koşullarının söz konusu olduğu dönemlerdir. Cunta öncesi dönemde oluşan devrimci ve sol hareketlerin siyasal, askeri, örgütsel ve tüm toplumsal bağlamlardaki varlığının keskin biçimde yıkıma uğradığı ve siyasal sahnenin yeniden düzenlendiği dönem 1980-84 dönemidir. Bu dönem aynı zamanda devrimci ve sol güçlerin mücadele kapasitesinin hem nicelik hem nitelik olarak sınandığı bir dönemdir.

Cunta sonrası ilk dönem esasen sokakta, işyerlerinde, okullarda, mahallelerde, köylerde güçlü ve bütünleşik bir devrimci ve demokratik direnişin olmadığı bir süreçtir. Esas olarak yine cunta öncesi dönemde pratik devrimcilik yapan silahlı devrimci hareketlerin oldukça zayıf ve etkisi oldukça sınırlı direniş faaliyetleri söz konusu olmuştur. Kentlerde ve kırlarda devlet güçlerine karşı çok sayıda silahlı eylem gerçekleştirilmesine ve hiç de küçümsenemeycek ölçüde silahlı ya da silahsız ajitasyon ve propaganda faaliyetleri yürütülmesine rağmen, bunlar ne örgütlerin kendi içinde ne de örgütler arasında, birleşik ve planlı faaliyetler olmaktan oldukça uzaktır. Çoğu yerel önderliklerin çabalarıyla ve oldukça sınırlı düzeyde yürütülen faaliyetlerdir. Ve 1981 ortalarından itibaren tümüyle zayıflamaya başlamış ve sönümlenmiştir.

Filistin-Lübnan alanındaki devrimci güçler de bir süre sonra bir direniş odağı/ umudu olmaktan çıkarak (PKK hariç), bu yenilgili tabloya eklemlenmiştir. Avrupa alanına çıkışlar önemli ölçüde örgütsüz olarak gelişmiştir. Ülkeye dönük kimi çalışmalar yürütülmüş olmasına karşın, bu alanda bir süre sonra ülkedeki yenilgi tablosuna eklemlenmiştir.

Cunta karşısında direniş, devrimci ve sol hareketler açısından dışarıda bu zeminlerde ağır bir yenilgi olarak (PKK hariç) biçimlenirken, devrimci kadroların, militan ve sempatizanlarının önemli bir bölümünün tutsak düştüğü koşullarda işkencehaneler, hapishaneler ve mahkemeler yani tutsaklık koşullarında devrimci mücadele, mücadelenin önemli bir cephesi haline geldi. 12 Eylül öncesi devrimcilik tablosunun bu mücadelelere olduğu gibi yansıdığını söylemeyiz. Bu iki açıdan farklıdır; faşist teslim alma saldırıları karşısında güçlü ve net biçimde devrimci direnişi geliştirme tutumu nicelik olarak zayıf kalırken, kitlenin önemli bir bölümünün ve kimi örneklerde örgütlerin şu veya bu düzeyde teslimiyet tutumu içine girdiği görüldü. Her ne kadar bu tablo, ilerleyen yıllar içinde saldırıların azalmasına ve direnişlerin kazanımlarına bağlı olarak adım adım değişse de cuntanın ilk dört yıllık sert saldırı döneminde tablo genel olarak budur. Hareketimiz açısından merkezi kadroların bulunduğu hapishaneler de güçlü bir direniş tutumu geliştirdi. Fakat bu ve başkaca siyasal yapıların direnişçi tutumu genel tabloyu değiştirmedi. Cunta öncesi dönemde sınıflar mücadelesinde pratik devrimciliği temel alan ve en sert direnişleri omuzlayan hareketlerin büyük bir bölümünün önemli kırılmalar yaşadığı (özellikle 1980-84 yılları arasında) görüldü. Cunta öncesi dönemde sınıflar mücadelesinde merkezi rol oynayan silahlı mücadelenin asli tarafı olmayan kimi hareketlerin ise tutsaklık koşullarında direniş içinde yer aldıkları ve net bir devrimcilik tutumu sergiledikleri görüldü. Bu noktada, TİKB ilk akla gelen harekettir.

Yenilgiden zafere yürüyüş ve geçmişle gelecek ilişkisi

Cunta dönemleri ya da genel olarak ağır yenilgi dönemleri devrimciler açısından yenilgilerden zafere nasıl yürünür sorusuna cevap arama dönemleridir. 12 Eylül’e ilişkin anlamlı bir tartışma da ancak bu bağlam üzerinden kurulabilir.

Yenilgiden zafere yürümek, en azından toparlanarak yeniden mücadele sahnesinde pratik devrimcilik yürütebilmek oldukça zorlu bir iştir ve esas olarak nasıl yenildiğinizle de yakından ilişkilidir. Ve yeniden ayağa kalkış tabii ki, yenilen örgüt, parti, hareket, ordu vb. olarak sahip olduğunuz ideolojik, politik, askeri, örgütsel, kadrosal, kitlesel dinamiklerin durumuna, sahip olunan imkanlara ve yedek olarak ayırdığınız rezervlere bağlıdır. Kimi zaman yenilgi sert ve hızlı bir çarpışma süreciyle gelir, sahip olduğunuz imkan ve dinamiklerin büyük bir bölümünü kaybedersiniz. Ve zaten çarpışma öncesi ve sırasında zayıf ve küçük imkanlara sahipseniz bir daha ayağa kalkamayabilirsiniz. Yenilginiz bir tür mutlak yenilgi olarak gelişebilir. Ya da oldukça uzun sayılabilecek bir süreç içinde toparlanabilirsiniz.

Toparlanma, yenilginin derinlik kazanmasını engelleme, esas olarak çok somut, aktüel ve nesnel bir zemin üzerinden olabilir. Bu zemin yenilgiyle birlikte oluşan sınıflar mücadelesinin yeni koşullarına ilişkin önerilerinizdir. Ortaya çıkan yeni sınıf mücadelesi koşullarına denk düşen bir pratik devrimciliği geliştiriyorsanız yeniden ayağa kalkarsınız. Yenilgiden zafere, sınıf mücadelesinin somut çelişkilerine devrimci tarzda müdahale ederek yürüyebilirsiniz. Geçmiş veya yenilgi üzerine yaptığınız tespitler üzerinden değil! Toplum, işçi sınıfı ve emekçiler sizin kendi eksiklikleriniz ve yenilginiz üzerine yaptığınız derin tahlillerinize bakmaz. Yenildiniz, tamam, peki şimdi bu koşularda toplumun ve emekçi sınıfların sorunlarına ilişkin ne öneriyorsunuz sorusuyla bakar…

Tam bu noktada, yeni bir bağlama; geçmiş gelecek ilişkisine, sınıflar mücadelesinde tarihselliğin ve sağlam bir tarih bilinci kurmanın ne anlama geldiği sorularına varıyoruz.

Geçmişe, bugün ve gelecek için bizlere yardımcı olabilecek dersleri bağlamında bakıyoruz. Yoksa geçmişten gelecek çıkarma gibi yaklaşımın tümüyle dışındayız. “Geçmişin eleştirisi-özeleştirisi” söylemi devrimci harekette neredeyse yarı kutsal bir söylemdir. “Geçmişin değerlendirmesi olmadan, hiçbir şey yapılamaz” klişesini adeta düstur edinen ya da bugüne ve geleceğe dönük bir çizgi ve pratik yaratmayı geçmiş değerlendirmesine bağlayan, sürekli bir “geçmiş tartışması” söylemiyle bugünün ve geleceğin meselelerine yönelmeye ket vuran yaklaşımları tümüyle yanlış ve zararlı görüyoruz.

Bir devrimci hareket zaten sürekli kendisiyle ve geride bıraktığı süreçlerle hesaplaşma içinde yürür. Bu anlamda, geçmişini ve anını sürekli olarak tartışmak ve sonuçlar çıkarmak zorundadır. Kimi dönemlerde bunu çok daha kapsamlı düzeyde yapması gerekir. Fakat kerameti kendinden menkul bir geçmiş eleştirisiözeleştirisi yoktur. Her sıkışma yaşandığında adeta bir günah keçisine ya da altınçağa dönüşmüş ve sürekli biçimde dönüp çare aranacak ve bulunacak bir geçmiş yoktur. Geleceği tümüyle geçmiş üzerinden kurgulama gibi saçma bir yaklaşımımız olamaz, olmamalıdır…

Devrimcilik esas olarak günün anlaşılması ve geleceğe dönük öngörülerin geliştirilmesi üzerinde kurulur. Geçmiş önemsiz midir? Asla, geçmiş hepimizin yaşanmış, gerçekleşmiş emeği ve birikimidir. Fakat geçmiş, geçen an’ın somut koşullarında gerçekleşmiştir. Geçmişe ilişkin deneyimlerimiz ve fikirlerimiz o geçmiş somut an’a ilişkindir. Ondan hareketle bir gelecek öremeyiz. Fakat onun dersleriyle, deneyimleriyle bugünü anlamada daha yetkin hale gelebiliriz. Olası benzer hatalardan korunma şansımız artar. Olası benzer pratik süreçleri daha güçlü biçimde karşılama olasılığımız daha fazla olur. Geleceğe ilişkin öngörülerimizde pek çok hatadan sakınma şansı doğar. (Fakat geçmişi çok doğru biçimde çözümlemek de an’da ve gelecekte benzer hata ve eksiklikleri yaşamamak konusunda asla bir garanti oluşturmaz.) geçmişin devrimci pratikteki rolü esas olarak bu çerçeve içinde anlamlı ve değerlidir, daha fazlası değil.

Bu nokta, özellikle önemlidir; aksi takdirde geçmişin devrimciliği bugünün görevlerinde yaşanan başarısızlıkların üzerine örtmeye yarayan bir araca dönüştürülebilir. Bu bağlamda kimi zaman görülen; 12 Eylül öncesi ve hemen sonrasında yürüttükleri devrimci savaşçı faaliyetler üzerinden kendine hala övünç payı çıkaran ve diğer siyasal hareketleri küçümseme ve “ezme” söylemi geliştiren yapıların tutumlarının hiçbir devrimci değer taşımadığı açıktır. Bugünkü pratiğiyle yüzleşmemek için geçmişle övünen siyasal yapıların oynayacağı bir devrimci rol olamaz. Ya da bugünün ya da son 20-30 yılın başarısızlıklarını sürekli biçimde istedikleri tarzda bir “geçmiş değerlendirmesi” yapılmamasına bağlayan, yani bugünün doğrularını geçmişte bulmaya çalışan yaklaşımların da herhangi bir devrimci değeri olamaz.

Bugünün pratik devrimcilik dünyası

Öte yandan, devrimci hareketler dünyası 12 Eylül öncesi ve hemen sonrasının dünyası değildir. Sınıflar mücadelesindeki mevzilenme ve dizilim de neredeyse tümüyle değişmiştir. Devrimci örgütlerin 12 Eylül öncesi ve sonrasında oynadıkları roller ile bugünkü sınıflar mücadelesinde oynadıkları rollerde ciddi değişimler yaşanmıştır. Devrimci savaşımın asli öznesi olan yapıların kombinasyonunda önemli bir değişim yaşanmıştır. 12 Eylül öncesi ve hemen sonrasında devrimci savaşın asli özneleri içinde yer alan yapıların bir bölümü, 12 Eylül sonrasında tümden tasfiye olmuşlardır. En önemli öznelerden biri olan DY ise bugün esas olarak bu niteliğini yitirmiştir. DY geleneğinden gelen kimi kesimler (Halkevleri ve Hareket gibi) hala bir militan devrimcilik dinamiği taşısalar da hali hazırda böyle bir rol oynadıkları söylenemeyeceği gibi gelecekte de nasıl bir pozisyon tutacakları belli değildir. MLSPB hareketi bu yönlü ısrarını sürdürmesine rağmen son 40 yılda, özellikle 1980’ler, 90’lar ve 2000’lerdeki kimi zayıf çabalarına rağmen bu yönlü önemli bir birikim yaratamamış ve güçlü bir pratik geliştirememiştir. TKP-ML geleneği ise bu yöndeki oldukça ısrarlı çabalarına rağmen parçalanmalar yaşamış, sürekli kan kaybetmiş ve sınıflar mücadelesinin ana biçimleri olan silahlı faaliyetleri etkili biçimde yürütebilmenin uzağına düşmüştür. Bu noktada, DS kısmen ayrıksı bir pratiği 1989-1992 yıllarında geliştirebildi. Toplumsal ve coğrafi yaygınlık ve politik etkisi bağlamında 12 Eylül öncesi sürece nazaran elbette çok daha zayıf olmasına karşın, Türkiye coğrafyasında (Kürdistan’da değil) DS’nin öne çıktığı, Hareketimiz ve TKP-ML’nin de bir parçası olduğu (başkaca hareketlerinde şu veya bu düzeyde katkı sağladığı)  ve zaman zaman oldukça etkili olan bir direniş süreci 1989-94 yılları arasında yaşandı. Silahlı direniş güçleri sınıflar savaşımında kısmen de olsa çatışmanın merkezine zaman zaman müdahale edebildiler. Fakat kısmi bahar süreci, 1994’ten itibaren sönümlenmeye başladı. 1996’ya gelindiğinde devlet güçleri direnişte az ya da çok ısrar gösteren tüm devrimci örgütleri önemli ölçüde tasfiye etmişti.

Kısacası, 12 Eylül öncesi ve sonrası dönemde sınıflar mücadelesinin asli özneleri olan yapıların bu niteliği küçümsenemeyecek ölçüde zayıflamıştır. Öte yandan, 12 Eylül öncesi ve hemen sonrasındaki süreçte sınıflar mücadelesinin daha tali biçimlerini pratikleştiren yapıların bir bölümü önemli bir devrimci değişim geçirmiştir. TKPML Hareketi, TKP-ML /YİÖ ve TKİH hareketlerinin birleşerek oluşturdukları MLKP, kuruluşundan itibaren adım adım devrimci savaşın esas biçimlerini merkeze alan faaliyetlere yönelmiş ve bu noktada köklü bir değişim yaşamıştır. TKP-B ardılı olan TDP daha 1990 başlarından itibaren bu dönüşümü geçirmiş ve bugün devrimci savaşım çizgisinde olan DKP’nin kuruluşuna katılarak bu duruşunu devam ettirmiştir. Aynı biçimde Kurtuluş hareketinin önemli bileşenlerinden, hatta açıktan onun devamcısı olan kesim, devrimci savaşım çizgisindeki DKP’nin kuruluşuna katılarak sınıflar mücadelesindeki konumlarını köklü biçimde değiştirmişlerdir. (DKP’nin yaşadığı bölünmeyle ortaya çıkan iki bileşen de aynı iddia ve pratik duruş içindedir.) Yine yeni TKP, 16 Haziran Hareketi ve DS’den gelen devrimcilerin birliği olarak gelişen ve daha sonra DKP’ye katılan Devrimci Karargah hareketi de benzer niteliktedir. TİKB de benzer süreç yaşamıştır. Eski TKP’den Politika gazetesi çevresindeki kesim de böylesi bir dönüşüm çabası içindedir. TKEP’ten kopan TKEP/L bu noktadaki inişli çıkışlı tutumuna rağmen pratik devrimciliğe açık bir konumda durmaktadır.

Diğer yandan, bugün hala sınıflar savaşımının merkezi çatışma biçimi olan silahlı mücadeleden, yani pratik devrimciliğin en esaslı unsurundan uzak duran hareketlerin; ÖDP’nin, TKP’nin, EMEP’in, SYKP’nin, SODAP’ın, TİP’in, EHP’nin ve benzer diğer tüm hareketlerin kadro ve kitle tabanlarında değişik nicelik ve niteliklerde de olsa sınıflar mücadelesinin merkezi çatışmasında asli rol oynama arayışı ya da en azından buna açık bir duruş olduğunu da söylemek mümkün. (Yeni TKP’den ayrılan O. Yılmazkaya ve geniş bir çevrenin bir bölümünün Devrimci Karargah hareketinin kuruluşuna katılması, TİP’in daha mücadeleci bir tutum sergilemesi, SODAP geleneğinin daima bir yanıyla merkezi çatışma biçimi olan silahlı mücadeleye açık duruşu, TDKP’den Kobane direnişi döneminde tekil direnişe katılımlar ya da 1992’de Dersim’de silahlı ajitasyon-propaganda ekipleri oluştuğunda TDKP gençliğinin (GKB) İstanbul bölgesindeki neredeyse tüm çalışanlarının Dersim’deki bu çalışmaya katılmak istemesi, SYKP’li gençlerin Kobane direnişi sürecinde tekil düzeyde de olsa bu direnişe katılma istekleri, EHP’nin şu veya bu düzeyde P-C fikirleriyle ilişkilenmeyi sürdürmesi vb. olgular, bu hareketlerin tabanında ve kadroları düzeyinde merkezi çatışmaya olan ilgiyi gösteriyor.)

Özcesi, pratik devrimcilik yapan ya da yapmaya çalışan devrimci güçlerin kombinasyonunda günümüzde önemli değişimler yaşanmıştır. Daha büyük değişimler için nesnel zeminler ve arayışlar söz konusudur. Yani bugün şu veya bu hareketlerle çerçevelenmiş bir pratik devrimcilik söz konusu değildir. Örgütsel yapılar bağlamında değişim halinde olan ve daha büyük değişimlere de açık olan bir pratik devrimcilik zemini söz konusudur.

Cunta sonrası dönemde sınıflar mücadelesinin nesnel ve öznel zeminlerinde değişimler salt bununla sınırlı değil. Sınıflar çatışmasının merkezi zemini olan devrimciler, sol ve halk güçleri ile egemen sınıflar arasındaki silahlı çatışmada, devrimciler, 1984-1994 arası kısmi bir toparlanma ve atak döneminin ardından esas olarak giderek zayıflayan bir devrimcilik pratiğine sahiptirler.

Açalım…

Günümüzde devrimci kuruculuk

12 Eylül sonrasında devrimci ve sol güçler açısından 84 sonrasında somut toplumsal çelişki alanlarıyla bağ kurma ve müdahale etme çabaları yeniden gündemleşti. 12 Eylül’den bu yana geçen 40 yılda, 84’ten itibaren ise 35 yılı aşkın süredir, devrimci ve sol hareketlerin dönem dönem pratik devrimcilik yapma yönünde küçümsenemeyecek hamlelerine tanık olduk. 1989’dan 1994’e değin bu yönlü çaba oldukça belirgindir. Daha sonrasında da gelişen pratik devrimcilik yapma çabaları her seferinde biraz daha zayıflayarak etkisizleşti. 40 yıllık zaman kesitine baktığımızda, pratik devrimcilikten söylemsel devrimciliğe doğru kayışın adım adım geliştiğini, son 10 yılda ise artık pratik devrimciliğin kimi zayıf hamle çabalarına rağmen önemli ölçüde zayıf düştüğünü görüyoruz. Hiç kuşkusuz bu durumda 12 Eylül’de yaşanan yenilginin yarattığı büyük kırılmanın küçümsenemeyecek bir rolü olmasına karşın, 1990’da dünya ölçeğinde yaşanan reel sosyalizmin çöküşünün ve dünya çapında yaşanan büyük toplumsal, siyasal, ideolojik ve diğer değişimlerin belirleyici rolü olmuştur. Türkiye’deki ve dünyadaki devrimcilik ise 1945-90 arası dönemin devrimciliğinin sınırlarını çok sınırlı ölçülerde aşabilmiştir, 1990 sonrası yeni tarihsel sürecin devrimciliğini yaratma konusunda bütünlüklü ve güçlü bir açılım geliştirilememiştir. Daha da kötüsü, yeni tarihsel koşullara uygun bütünsel bir devrimcilik üretmekten çok genel bir saçılma durumu ile inceltilmiş ya da kaba dogmatizm iç içe yaşanmaktadır. Dönemin devrimciliği hem pratik hem de ideolojik-teorik, politik düzeyde yaratılamadığı ölçüde, devrimci hayata derinden derine sızan bir tür “öğrenilmiş çaresizlik/yenilgi” hali de adeta bir görünmez sis perdesi gibi devrimciliğin üzerine çökmüştür. Yani devrimcilik, solculuk iddiasındaki hareketlerin ve kitlenin ezici bir çoğunluğu açısından verili mücadele koşulları ve bunların pratik sonuçları zımnen kabullenilmiş durumda. Bunun aşılabileceğine ilişkin bilgi, bilinç ve inanç esasen devrimci ve sol hareketlerin geniş kesimlerinin özellikle kadro yapısında ciddi ölçüde zayıflamıştır.

Öte yandan, bugün hem Türkiye ve Kürdistan’da hem de dünya ölçeğinde büyük mücadelelerin eşiğindeyiz. 2000’lerin başından bu yana, sürekli büyük mücadele dalgaları dünyayı dört bir yandan sarsıyor. 2020’li yılların çok daha büyük ve şiddetli mücadelelerin on yılı olacağı ise hem ezilenler hem de egemenler cephesinde net biçimde kabul görüyor.

Büyük sınıf mücadeleleri gelişirken, bunu büyük bir devrimler dalgasına çevirmek için gerekli olan bilinç, örgüt ve pratik düzeyini yaratma görevi esas olarak başta pratik devrimcilik konusunda ısrarını sürdüren devrimci hareketlerin omuzlarındadır. Bu güçler arasında geçmişten gelen pek çok ayrım çizgisinin giderek zayıfladığı, teorik-politik arayışlardaki soruların giderek benzeştiği, politik-askeri mücadele bağlamında ortak bir aklın oluşmaya başladığı görülüyor. Bunlar gelecek için umut verici ve yol açıcı faktörlerdir.

Bugün önümüzdeki görevler, 12 Eylül öncesi ve sonrasıyla kıyaslanamayacak ölçüde büyük ve karmaşıktır. Komünist hareketin dünya ölçeğinde deyim yerindeyse üçüncü kuruluş süreciyle yüz yüzeyiz. Birincisi, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’yla başlattıkları kurucu süreçti. İkincisi, Lenin’in 20. yüzyılın başından itibaren başlattığı ve kendinden önceki birikimi eleştirel tarzda içeren ikinci kuruluş süreciydi. Bugün, geride kalan iki kuruluş sürecinin birikimlerini yine eleştirel tarzda içeren dönemin komünist kuruluşunu gerçekleştirme göreviyle karşı karşıyayız. Önümüzdeki tarihsel sürecin tümü esas olarak bu kuruluşun teorik-politik ve pratik görevleriyle biçimlenecektir.

Kuruluş sürecinin temel unsurlarından biri, teorik-politik kuruculuktur. Bugün devrimciliğin yaşadığı en büyük handikap komünist paradigmanın açıklayıcı ve dönüştürücü niteliğinin önemli ölçüde zayıflamasıdır. Temel tezleri/hareket noktaları bağlamında hala dünyanın en ileri devrimci ufkunu temsil eden komünist paradigma, birincisi, içinde geçmekte olduğumuz 1990 sonrası dünya-tarihsel süreci açıklayan bütünlüklü çözümlemelerle, ikincisi, geride kalan reel sosyalizm deneyimlerini de eleştirel biçimde ele alan tarzda komünizm perspektifi yeniden üretilerek inşa edilmek zorundadır. Birincisi, sınıflar savaşının nesnel zeminlerini bütünlüklü olarak anlamak için gereklidir. İkincisi, reel sosyalizm deneyimleriyle ciddi bir bozulmaya uğramış olan komünist toplum perspektifinin yeniden kendi tarihsel kurucu ufku olan özgürlük ve komün zeminine oturtulması için gereklidir. Hiç kuşkusuz, komünist paradigma salt bunlarla sınırlı bir düşünsel ufka sahip değildir. İnsanlığa ve doğaya dair her ne varsa komünist paradigma için anlama ve değiştirme konusudur. Fakat bütün bu anlama ve değiştirme süreci bu iki temel bağlam ekseninde inşa edilebilir.

Komünist paradigmanın yeniden kuruluşu/inşası sürecinin ikinci temel dinamiği pratik devrimciliğin, teorik-politik kuruculukla iç içe inşa edilmesidir. Büyük kent isyanları pratik devrimciliğin içinde kurulacağı nesnel zeminlerin başlıcalarından biridir. İkincisi ve daha stratejik olan ise egemen sınıfların şiddetli saldırılarına karşı bütünlüklü bir politik-askeri pratik çizgiyi hayatın her alanında kurmaktır. Sadece sömürge ve yeni sömürge ülkelerde değil, emperyalist anayurtlarda da bu çizginin inşasının zorunlu olduğu hem tarihsel deneyimlerden hem aktüel sınıf çatışmasının aldığı biçimlerden görülebiliyor. Hiç kuşkusuz, politik-askeri çizgi temelindeki pratik devrimcilik, tüm ülkelerde ne zamansal olarak ne taktik biçimler olarak ne de pratik hedefleri bağlamında aynı ya da benzer biçimlerde gelişmez. Zamana, mekana, sınıflar çatışmasının koşullarına, devrimci öznelerin durumuna vb. pek çok faktöre bağlı olarak her açıdan farklı yollar ve biçimde gelişmelidir. Fakat toplamda, hem büyük isyan dalgaları geliştiğinde hem de diğer zamanlarda egemen sınıfların baskı güçlerinin yıkıcı saldırıları karşısında duran, yol açan, öncülük eden bir direnç ve taarruz merkezinin olduğunu gösteren bir pratik çizginin ve örgüt gücünün varlığı ortaya konabilmelidir. Pratik devrimcilik bu duruş ve pratikte somutlaşacaktır.

Türkiye devrimci hareketinin çok ama çok zayıflamış olan pratik devrimcilik çizgisinde duran/tutunmaya çalışan hareketleri yukarıda belirttiğimiz gibi bu inşa sürecinin başlıca muhatabıdırlar.

Fakat diğer yandan, devrimci güçleri 12 Eylül yenilgisine götüren faktörler; kendiliğindencilik, günlük pratiğin kuyruğuna takılma, bütünlüklü stratejik ufkun yitirilmesi ya da yokluğu, ideolojik-teorik ve politik zayıflık, örgütsel ve kadrosal zayıflıklar bugünde devrimci güçlerin ortak açmazları olmayı sürdürüyor. Ve devrimci hareketler 1965’den 2020’ye, tam 55 yıldır, bu ve bunlara eklemlenen başkaca önemli sorunlar nedeniyle kendini kurma süreçlerinin ilk aşamasını yani oluşum süreçlerini aşamıyorlar. 71 Atılımında ilk oluşum aşamasını aşarak, kurumsallaşma, mücadelede kökleşme ve derinleşme aşamasına ulaşmadık. 75-80’de yine aynı noktada çakıldık. 1989-94/6 sürecinde yine bu aşamada çakıldık. Bugün çoğunluğu neredeyse 40 yılı aşkın bir tarihe sahip olan örgütlerimize rağmen, pratik devrimcilik bağlamında hala kendini kurma süreçlerinin oluşum aşamasını aşabilmiş değiliz. PKK’nin 1979-82 yıllarında yaşadığı ve 1984 atılımıyla somutlaştırdığı, stratejik ufka sahip kuruluş sürecini yaratıp, kökleşme ve derinleşme sürecine/aşamasına geçebilmiş bir devrimci hareket ne yazık ki henüz söz konusu olmadı.

Ve bu handikapları aşmanın hazır bir reçetesi bulunmuyor. Fakat tüm tarihsel deneyimimizden ve nesnel mücadele zeminlerinden hareketle şu pratik önermeleri kısa anekdotlar olarak ifade edebilmek mümkün:

Mücadelenin bütün görevlerini stratejik bir planlama ekseninde ele almak ve kendiliğindenciliğe asla prim vermemek; stratejik hedefler belirlemek ve bu hedefleri stratejik planlamalara dönüştürmek… Bu bakışı sürekli kılmak zorunludur.

Zaten sınırlı olan güç ve imkanları mutlaka ama mutlaka stratejik planlamalara uygun biçimde merkezileştirmek ve önümüze koyduğumuz stratejik görevlere göre düzenlemek, eğitmek ve pratik zeminlerde yeniden en esnek biçimde konumlandırabilmek…

Hızlı olmak ama acele etmemek… Görevlerimizi büyük ve uzun bir tarihsel sürece yayılacak çalışmalarla başaracağız. Bunun için hızlı olmalıyız. Fakat asla aceleciliğe düşmemeliyiz. Hazırlıklı olmadığımız dövüşleri kimi zorunlu istisnai durumlar (tutsaklık koşulları vb.) haricinde asla kabul etmemeli, aceleyle hazırlanmış ve/veya içine çekildiğimiz çatışmaların tarafı olmamalıyız. (Gerilla tarzı da bu değil midir?)

Geri çekilmeyi ve daha güçlü biçimde yeniden taarruz etmeyi öğrenmek… Gerektiğinde dövüşerek geri çekilmek en önemli stratejik ve taktik meziyetlerden biridir. Direnişçiliği anlık bir görev olarak görmeyi terk etmek zorunludur. Direnişçilik sınıf mücadelesinin görevlerini yerine getirmenin koşullarını pratik devrimcilik temelinde sağlamak ve sürekli kılmak demektir. Bu gerektiğinde geri çekilmeyi, koşulları tartmayı ve daha büyük taarruzlar için hazırlanmayı gerektirir…

Şimdilik önermeleri bunlarla sınırlayalım, çünkü komünist kuruculuk süreci çok daha kapsamlı çözümlemelerin (en azından başlangıç çözümlemelerinin) meselesidir ve bu yazının sınırları aşar.

Son olarak şunu ifade ederek tamamlayalım; Türkiye devrimciliğinin önünde uzamış/uzatılmış bir yenilgi halini, en iyimser söylemle atılım yapamama, pratik devrimciliği üretememe halini büyük bir yeniden kuruluş hamlesiyle, komünist kuruculuk sürecine girişerek aşma görevi durmaktadır. Bu, sadece Türkiye devrimciliğini yeniden kurma hamlesi olarak değildir. Türkiye devrimciliğini kurarken, aynı zamanda dünya devrimciliğinin de köşe taşlarını oluşturmaya katkı sağlayacağız. Görev önümüzde duruyor!

F. Kızılırmak

(*) Bu yazı ilk olarak KOMÜN Teorik Politik Dergi’nin Kasım-Aralık-Ocak 2021 tarihli 6. sayısında yayınlanmıştır.