Tünelin Ucundaki Işık Sosyalizm

403

90’lı yılların başında, hani şu duvarların yıkılıp parçalarının hediyelik eşya olarak satıldığı günlerde ortalığa yayılan hava, artık “işlerin yoluna gireceği” ve tek kutuplu olduğu için istikrara kavuşacağı varsayılan bir dünyada, sakin-sütliman bir hayat sürüleceğiydi.
Tabii ki suyun başındakiler olguların böyle basit olmadığını, tarihin sarmal gelişiminin türlü türlü belalarla dolu olduğunu biliyorlardı; işin pembe kısmı ise biraz pompalanan iyimser demogojilerin biraz da orta sınıfların safdilliğinin eseriydi.
Şimdi, aradan on yılı aşkın süre geçtikten sonra, dünyada tek bir sakin-sessiz köşe bulmak mümkün değildir. Tarihin çarkları dönüyor ve “piyasanın gizli eli” tarafından düzene sokulacağı varsayılan dünya düzeni, dört bir yanından çatırdıyor. Dünyanın efendileri tarafından bütün yeni-sömürgelere dayatılan kriz, devrimci düşünceleri yeniden canlandırıyor, emperyalist operasyonlar gitgide daha büyük direnç noktalarını doğuruyor ve sistem metropollerde de ciddi sıkıntıların eşiğine geliyor. Bu anlamda, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya ve Avrupa’nın büyük kentlerine dek uzanan bir yelpazeden ilk elde verilebilecek örnekler, aslında şu andaki görünümlerinden daha derin bir anlamı ortaya koymaktadır.

Sistemin Bütünlük Gösterisi
Darkafalı reformistlerin bir türlü kavrayamadıkları bu tarihsel gerçeğin en çok farkında olanlarsa emperyalistlerdir. 2002 yazının en önemli gelişmelerinden biri olan Rusya’nın NATO üyeliği de belki en çok bu bakımdan önemlidir. Bu olgu, NATO’nun böylece sağlayacağı fiziksel yararların ya da sırtına alacağı yüklerin ötesinde büyük ölçüde ideolojiktir. Her biri kendi egemenlik alanlarını genişletme amacının peşinde koşan çeşitli emperyalistler güçler arasındaki çelişkiler gitgide derinleşirken şu malum “şer cephesi” formülü de yapıştırıcı gücünden bir şeyler yitirmeye başlamıştır. Tam da bu noktada, (derinliğine incelenmesi gereken iktisadi-politik yanları bir yana), Rusya’nın üyeliği olayıyla bize söylenmek istenen şey, bir dönemin (resmi anlamda da) kapandığı ve Berlin’e kızıl bayrak diken o muhteşem ordunun artık sistemin bir parçası olduğudur. Kapitalist dünyaya özgün bir yoldan eklemlenmiş olan Rusya’nın bütün emperyalist operasyonlara fiilen katılıp katılmaması önemli değildir; şüphesiz bunu sistem içi çelişkiler belirleyecektir; burada asıl önemli olan, tek kutupluluk söylemine gölge düşüren bir ayrıksı durumun “ortadan kaldırılması” ve Filistin’den Peru’ya tüm dünya halklarına verilen “bütünsel hegemonya” mesajıdır.

Kriz Süreklidir, Çözümsüzdür
Şüphesiz mesajlar yalnızca ürkütücü ya da belki biraz caydırıcı olabilirler ama asla karın doyurmazlar. Karnı doymayanların ise gözlerini zenginliğin merkezlerine (ve tabii ki yoksulluğun da sebeplerine!) çevirmeleri ve bu arada tehditleri yavaş yavaş kanıksamaya başlamaları kaçınılmazdır. Herhangi bir krizin ya da krizler zincirinin yükünün, mutlaka daha aşağılara yıkılması tek tek işletmeler ölçeğinde olduğu kadar uluslararası ölçekte de kapitalizmin temel yasasıdır. Bugünkü durum budur; başka yeni-sömürgelerde olduğu gibi Türkiye’de de yaşanan sürekli kriz durumu, artık tartışmasız biçimde birbirine bağlanmış olan dünya kapitalizminin işleyişinin sonucudur. Bu yüzden, Tahtakale’yi canlı tutmak için yayılan “kriz bitiyor” propagandası ne kadar gerçek dışıysa bütün siyasi umutlarını krizin herhangi bir evresinin sağlayacağı olanaklara bağlamış olan bir mücadele anlayışı da o kadar saçmadır. Krizden bahsettiğinizde, bunun devrimci irade tarafından “derinleştirilmesi” gereken bir şey olduğunu söylemiyorsanız, aslında hiçbir şey söylemiyorsunuz demektir.
Ve şüphesiz, “krizin derinleştirilmesi”, kitlelerin devrimci cepheye çekilmesi çabasıyla bir bütünlük oluşturuyor. Devrim cephesine çekilmesi gerekenlerin ne durumda oldukları ise, daha geçen gün yayınlanan resmi rakamlarla ortadadır. 2001’in yılın ilk üç ayında %8.6 olan işsizlik oranı, 2002’nin ilk üç ayında %11.8’dir. Bunun pratikteki anlamı, toplam işsiz sayısının 653 bin kişi artarak 2 milyon 462 bine çıkmasıdır. Üstelik bu artış geneldir. Örneğin, aynı dönemde eğitimli gençler arasındaki işsizlik oranı, %25.8’den, %29.4’e tırmanmıştır. Hatta çocuk çalıştırılması oranı bile aynı sürede %23 oranında azalmıştır ki, Türkiye’de yaşayan herkes bu azalışın sosyal önlemlerden kaynaklanmadığını ve sokaklardaki yitik çocukların sayısında bir artış anlamına geldiğini herkes bilir. Ayrıca, bu işsizlik salt kentleri de kapsamıyor; kentlerdeki işsizlik oranı %10.8’den %14.7’ye çıkarken, köylerde ise %5.6’dan %7.5’a çıkıyor, vb…

Yoğun Bakımda Olan Sistemdir
Her şey yeterince açık… Üstelik bunlar gerçek durumu yeterince ifade etmekten uzak olan resmi rakamlar, gerçek durum ise bu verileri çok çok aşmaktadır. Esasen bunları görmek için rakamlar da gerekmiyor; sokağa bakmak yeterlidir.
En trajik olan ise böyle bir ülkenin varlığı yokluğu şüpheli bir hükümet tarafından “yönetiliyor” olmasıdır. Derinleştirilerek yeniden tahkim edilmiş olan yeni-sömürgecilik, 80’den bu yana adım adım örülen bir yönetim tarzını ve kurumlarını öyle bir noktaya getirmiştir ki, artık bir başbakanın varlığı yokluğu işlerin yürüyüp yürümemesinden çok borsanın dengeleriyle ilgili bir şey haline gelmiştir. Daha doğrusu, bir politik tesbit olarak rahatlıkla söylenebilir, bildiğimiz parlamenter politika alanı 80’den bu yana sistematik olarak etkisizleştirilmiş, iktisadi alanın tümüyle IMF memurlarına, “güvenlik” alanının da üniformalı/üniformasız şiddet aygıtlarına devredildiği yeni bir devlet biçimlenişi oluşturulmuştur. TÜS‹AD toplantılarında “seçim sistemi”nden ne kadar şikayet edilirse edilsin bütün partilerin merkeze çekilerek boy sırasına göre dizilmesi aslında sistemin gereğidir. Böylece patlayan oy oranları, dopdolu seçim meydanları gibi ne de olsa risk yaratıcı bir durumdan uzakta, oligarşik blokun memurları işlerini yürütmekte ve politik alanda da bir sirk havasıyla umut tacirliğini yaramaktadır. Sövülebilir politikacı, dokunulamaz oligarşi… Sistem böyle işliyor ve aslında bu yönüyle de suni-dengenin tamamlayıcısı bir sübap mekanizmasını oluşturuyor.
Dolayısıyla, hükümetin zayıflığı-güçlülüğü, politik arenadaki oyunların yarattığı dengeler gibi noktalar üzerine bir devrimci politika inşa etmek anlamlı değildir. Emperyalizmin yeni sürecinin ve ülkedeki sınıflar kombinezonunun çözümlenmesi üzerine inşa edilecek bir devrimci müdahale tasarımı, ülkenin aktüel sorunlarını atlamamalı ama yüzünü günlük politikanın spekülatif alanlarından daha derin bir yere, emperyalist siyasetin asıl biçimlendiği oligarşik bloka çevirmelidir. Devlet ya da hükümet kavramlarından daha derinlikli/kapsamlı bir olguyu, ülkeyi yöneten asıl güçler toplamını ifade eden oligarşi kavramı, bu anlamda durumu çözümlemek için doğru çıkış noktasıdır. “Tünelin ucu” gerçekten görünmekte midir peki? Kesinlikle evet! Kesinlikle bu bir ajitasyon cümlesi değildir! Dünyaya ve Türkiye’ye doğru bakmak ve sarsılmaz bir irade koymak koşuluyla, devrimci hareket bu karanlığı parçalayabilir ve böyle bir müdahalenin imkânları bugün her zamankinden daha fazladır. Yapılması gerekense bellidir: Devrimci yenilenme atılımımızı devrimci kurtuluşçu bir tarzda ele alıp örmek ve dönemin görevlerine sarılmak… Bu sürecin günlük, parakende bir anlayışla örülemeyeceğini, hemen yarın harika sonuçlar yaratmayacağını artık biliyoruz. Böyle bir gündelik/geçici çözümler, politikalar dizisine ne Türkiye’nin ne de bizim ihtiyacımız var. Biz, iradeyle sabırla bir tarzı yaratmaya mecburuz.
Görev budur.