Sosyalizmin Sorunları Dosyası IV. Bölüm

205

Glasnost
Glasnost, literatürümüze Perestroika’dan daha önce girmiştir. Glastnost, ‘sorunların ve çözüm yollarının açıkça tartışılması’ ve bu temelde “sosyalist demokrasi”nin geliştirilmesi olarak öne sürülmüş, ilk aşamada da, genelde büyük bir sempati ile karşılanmıştır.
72Ancak sürecin ilerlemesi ve tezlerin yaşam içindeki yansımalarının belirginleşmesiyle birlikte, sorunun yalnızca bu çerçevede kalmadığı görüldü.
Sözkonusu olan, yüzeysel bir açıklık gösterisi ya da tezlerde ifade edildiği gibi, sosyalizmin uygulama hatalarının düzeltileceği bir sürecin kapılarının aralanması değildi. Sözkonusu olan, köklü bir dönüşümün, bir yeniden yapılanmanın tamamlayıcı unsuru olarak öne sürülen bir ‘açıklıktı’…
Reel sosyalizmin, kapitalizme açılmasıydı.
Giderek içinde Glasnost, Perestroika sürecinin siyasal düzeyde yürürlüğe soktuğu uygulamalarla ve bu doğrultudaki çeşitli sonuçlarla özdeşleşen bir terime dönüşmeye başladı.
Gorbaçov, bir dönüm noktası olan 19. Konferans’ta şöyle diyordu:
“Geniş ölçekli bir süreç başlattık, radikal bir ekonomik reform yapıyoruz. Şimdi de, siyasal sistemin reformu gündemde. Buraya, Perestroika’nın kendi gelişiminin bir sonucu olarak vardık, iç mantığın bir sonucu olarak vardık. Bizim için açıkça yaşamsal bir gerekliliktir bu. Neden? İşlerin geçmişte nasıl olduğunu bir çok insan hatırlar, daha genç olanlar da bilmek zorunda. Savaş sonrası dönemde bir çok temelli, sosyo-politik reform girişimine tanık olduk.
1953 Eylül Plenumu, kırların gelişmesine büyük bir itilim kazandırmıştı. Ama 1958’e gelindiğinde, herşey yeniden batağa batmıştı. Aynı şey, 1965’te başlatılan reform için de geçerliydi. Bu sürecin, bizim şimdi ekonomik reformlarımızda öngördüklerimizle aynı şeyleri ele aldığını hatırlatabilirim yoldaşlar. Gerçekte reformun bir çok sonucundan faydalanıyoruz. Öyle ise aksama nerede idi? Bütün o geçmiş çabalar, toplum yönetiminde idari yöntemleri benimseyen siyasal sisteme takıldı kaldı. Bana iyi kulak verin: Eğer siyasal sistemimizi gerektiği gibi biçimlendiremezsek, bütün girişimlerimiz, bütün dev tasarımlarımız, düpedüz tökezleyecektir.” (Gorbaçov, Rapor)
Bu sözler, Perestroika sürecinin gündeme getirdiği siyasal düzenlemelerin kökeninde yatan mantığı yeterince açıklamaktadır. Olay, salt bu biçimiyle, kuşkusuz doğrudur.
Gerçek bir dönüşüm ve ilerleme, yalnızca ekonomik düzenlemeler bağlamında ele alınırsa, sorunun siyasal, toplumsal ve ideolojik etkileri ve ihtiyaçları atlanırsa, ortaya uzun vadeli sonuçlar bağlamında, ancak sakıncalı ve zararlı uygulamalar çıkar. Sosyalizmin çağımız boyunca yaşadıkları, bu tezin defalarca kanıtlanmasını içermiştir.
Ne var ki; sorun yalnızca bu teorik çerçevenin belirlenmesi ile sınırlanamaz. Önemli olan, bu çerçevenin içinin nasıl doldurulacağıdır.
Gördük ki; Perestroika, ekonomik düzeyde ancak geçici bir canlanma sağlamış fakat orta vadede, sosyalist sistemde gerileme anlamına gelecek, daha da ötesi, sistemi çökertme anlamına gelecek bir uygulamalar zincirini ifade etmiştir.
Dönemin siyasal, toplumsal ve entellektüel düzenlemeleri de, bu yeni çerçeveye uygun biçimde geliştirilmiştir. Daha doğrusu, bütün bu sonuçlar amaç olarak saptanmıştır ve baştan itibaren, proletarya demokrasisi normlarından, yönelimler bağlamında da uzak bir tablo, hızla çizilmeye başlanmıştır. Bu gerçekliğin ayırdında olmak ve onu bu biçimde tanımlamak için daha fazla neden gerekmemektedir.
Sözkonusu süreçte ekonomik yeniden yapılanmaya koşut olarak gündeme getirilen, sosyalizmin temel prensiplerinden yararlanılarak formüle edilen, özünde emperyalizmin reel sosyalizmi çökertme programının parçaları olan ‘sanal’ düzenlemeleri şöyle sıralayabiliriz:
* Sosyalist ekonomiye gerçeklik kazandırmanın temel aracı olarak, işçi öz yönetimi ilkesinin yürürlüğe konulması amaçlanmıştır.
* Ülke içinde serbest bir tartışma ortamı yaratılmış; basın, sanat ve bilim alanlarında daha fazla özgürlük ve bu kesimlerin örgütlenmeleri üzerindeki engeller azaltılmıştır.
* Bu sürece uygun idari reformlar başlatılmıştır. Parti içi demokrasinin geliştirilmesi ve Sovyetlerin güçlendirilmesi, bunun başında gelmektedir.
Bütün bu gelişmelerin ihtiyaç duyduğu ideolojik temel olarak anti-stalinizm, destalinizasyonu geride bırakacak boyutlarda ve yaygın olarak gündeme getirilmiştir.
“İşçi özyönetimi” ilkesi, öteden beri geniş tartışmalara konu olmuştur ve Türkiye Solu’nun gündeminde de önem kazanmıştır. Bugüne kadar uygulanan ve eski SSCB’li yazarların ifade ettikleri biçimiyle işçi yönetiminin, proletarya demokrasisinin sağlıklı bir işleyişine doğal olarak yol açacağı tezleri, doğru değildir. Bu işletmelerde; kar, bir bölüşüm kategorisi olarak, işletmeye aktarılmaktadır.
Böyle bir sistem çerçevesinde, işletmenin üretiminin ve karının simgesi haline gelen işletme yöneticisi, kaçınılmaz olarak kapitalist bir anonim şirketin yönetim kuruluna benzer tavırlar geliştirecektir. İşçilere, bu yönetim kurullarında biçimsel haklar verilse bile, ezici bir genellemeyle, bu hakları sınıf çıkarlarına göre kullanamazlar. Çünkü onlar da, “kar için üretim” yasasına tabi olacaklardır.
Eğer işçiler, işyerlerinin iflasını ve zarara uğrama tehlikesini göze almak istemiyorlarsa; sistemin gerekleri, belli metaların belli amaçlar için üretimini ve ücret taleplerinin sınırlandırılmasını dayatır. Bu koşullarda “işçi özyönetimi”, olsa olsa kendi sömürülmesini onaylayabilir ve bütüne de, parlak bir “sosyalist demokrasi” cilası sağlar.
Yugoslav özyönetiminin teorisyeni E. Kardelj, Yugoslavya’da işletme yöneticilerinin etkisinin, Merkez İşçi Konseyi’nde bu arada belirleyici hale geldiğini, işçilerin yetkilerini “menacerlere” devrettiklerini ve sadece biçimsel bir denetleme işlevine sahip olduklarını itiraf etmek zorunda kalmıştı. Kardelj’e göre; “Mühendislerin ve genel olarak uzmanların -mutlaka sayısal olmasa da- katılımın aktifliği açısından, Merkez İşçi Konseyi’nde ağır basmaları, genellikle yaygın bir olgudur, ve belki şimdiden belirleyici bir etkiye sahiptir.” (A. Karlo agy)
Öte yandan, kullanma yetkilerine konulan sınırlamaları değerlendirirken, burjuva toplumlarında bile üretim araçları üzerindeki kapitalist tasarruf serbestisinin sınırsız olmadığı olgusunu gözden uzak tutmamak gerekir. Üretim araçlarının, neyi ve nasıl üretmek üzere kullanılacağı, yeni yatırımlarla genişletilmesi, eskiyenlerin satılması, ürünlerin hangi kayıtlarla ve kime satılacağı gibi sorunların, kimin tarafından ve nasıl cevaplanacağı önemlidir. (K. Boratav, Piyasa ve Sosyalizm)
Bu saptamalardan hareket ederek diyebiliriz ki; SSCB’nde uygulanan işçi özyönetimi, proletarya demokrasisinin gelişmesine değil ama, yabancılaşmanın ve atomizasyonun gelişmesine hizmet etmiştir.
Proletarya demokrasisi, toplumsal bir örgütlenmedir ve ekonomi ile siyasetin içiçe girmesine dayanır. Bunun da tek yolu vardır: Toplumsal mülkiyet+toplumsal planlama. Toplumsal mülkiyetin yerine grup mülkiyetini, toplumsal planlamanın yerine piyasayı koyan sistem, proletarya demokrasisine hiçbir zaman yaklaşamaz ve ölçüleri de bir noktadan sonra, burjuva demokratik ölçüler olmak durumundadır.
Dolayısıyla eski SSCB’de Glasnost ile başlayan süreç, yarattığı ‘serbest tartışma ortamından’, basın, sanat ve bilimsel çalışmalara sağladığı ‘olanaklardan’ yola çıkarak, proletarya demokrasisinin gelişmesi olarak kabul edilmemeli idi.
Sosyalist ülkelerde, özellikle onlarca yıl boyunca antagonist çelişkilerin olmadığı iddia edilen SSCB’de, bu konularda gereken özgürlüklerin sağlanamaması, sistemi yönetenler açısından büyük bir çelişkiydi. Ama bütün bunları, oldukça geri toplumsal özelliklerin üzerinde yükselmeye çalışan ve alabildiğine kuşatılmış topraklarda yaşam savaşımı veren bir sosyalizm sürecinin kendi özellikleri ve koşulları için değerlendirmemek, tarihe karşı olduğu kadar, geleceğe karşı da haksızlık olur.
Öte yandan bütün bu uygulamalar, reel sosyalist ülkelerde, proletarya demokrasisinin ayırt edici yanına dokunmaz. Proletarya demokrasisi, emeğin özgürleşmesinin politik biçimidir.
Değer yasası ile emeğin özgürlüğü kavramlarının arasında ise, tarihsel bir çelişki vardır. Ve emeğin özgürleşmesinin bir aracı olarak toplumsal planlamanın yürürlüğe sokulması, değer yasasının yadsınması ile, bu çelişki aşılır.
Marksist yöntemden hareketle, piyasa ekonomisi ve proletarya demokrasisini uzlaştırmak mümkün değildir.
Zaten SBKP’nin de böyle bir çabası olmamıştır. Onlar, ‘sosyalist demokrasi’ demişlerdir ve bununla proletarya demokrasisi kavramı arasında çok önemli farklılıklar vardır.
Daha doğrusu, böyle bir farkı, SBKP yaratmıştır. “Sosyalist demokrasi” ve “proletarya demokrasisi” tanımlamaları, yanlızca aynı durumun farklı adlandırılması değil, aynı zamanda temelden farklılaşma anlamına gelmektedir.
“Bütün halkın devleti” ve “bütün halkın partisi” kavramlarıyla yan yana gelince, SBKP’nin “sosyalist demokrasi”den ne anladığı, yeterince açıklık kazanmıştı. Bu, proletaryanın öncü rolünün ve toplumsal insiyatifinin gözardı edildiği bir demokrasi anlayışıdır. SBKP 19. Konferansı’nda alınan idari reform kararları, bu temelde değerlendirilmelidir. Kararların ekseninde, “Sovyetler’in canlandırılması ve güçlendirilmesi, merkezi yönetim organlarının yeniden biçimlendirilmesi ve parti ile devletin ayrılması” anlayışları yer almaktadır.
Bu kararların mantığı, genellikle bürokrasinin tasfiyesi yolunda çaba ve Gorbaçov’un parti içindeki direnişçilere karşı yeni ağırlıklar oluşturmayı amaçlaması biçiminde açıklanmıştı. Bu nedenle, genelde desteklendi ve ilgi gördü. Kararların kağıt üzerinde ifade ediliş biçimi, parlak, yanıltıcı ve hatta sosyalizm yanlılarının yüzde doksanlara varan genişlikte bir kesimi için, sosyalizmin geleceği adına umut verici idi…
Gorbaçov, değişimin ve yenilenmenin dayanaklarını çok usta bir polemikçi tarzıyla, Lenin’de ‘arıyordu’. Ortaya, sosyalizmin uygulamada herkes tarafından altı çizilen aksamalarını koyuyor ve bunların değiştirileceğini iddia ediyordu. Sonuçta; amaçlanan ve değiştirilen, sistemin topyekün kendisi oldu.
Bunun ipuçları, o günlerde de yok muydu? Kuşkusuz vardı ve daha Gorboçov’un en parlak sosyalizm nutukları attığı ilk dönemlerde bile sürecin, yüzyılın programını içeren, sosyalizm düşmanlığını içeren bir süreç olduğunu saptamıştık. (Şafak Yargılanamaz 1. Cilt/ Hasan Şensoy/ Sf,26-32)
Sağlıklı bir değerlendirme için, şu gerçekleri gözden ırak tutmamak gerekiyordu:
* SBKP kararlarındaki en önemli temel nokta olan, toplumsal çelişkilere ilişkin saptama hatası, bütün gelişmeleri belirleyecekti. SBKP, toplumun antagonist çelişkilere sahip olduğunu gözardı etmekteydi. Onlara göre, sanayi ötesi toplumlarda sınıflar farklılaşmışlardı ve özel olarak SSCB’de, sınıflar arasında ayrım yoktu.
* Buna bağlı olarak toplumsal planlama ve toplumsal mülkiyet kavramları alabildiğine esnetilerek, özel girişimcilik desteklenmeliydi. Sanayi sektörlerinde grup mülkiyeti düzeyinde başlayan bu süreç, yaygın bir desantralizasyonu açığa çıkardığı gibi, hızla derinleşmiştir.
Bu olgular, SSCB’nin hızlı çözülüşünü açıklamak için önemlidir. Sistem, o güne kadar süre gelen uygulamaların sonuçsuz olduğu görüşünden hareketle, değer yasası temelinde yeniden biçimlenme yoluna sokuldu. Siyasal düzenlemeler de, alt yapıdaki dönüşümlerin doğal sonuçları olarak tanımlandı.
Süreci, bazılarının yaptığı gibi reformcularla tutucuların çatışması olarak algılamak, büyük bir yanılgıdır ve sosyalizm bilincinin temel kuramlar düzeyinde dahi yerli yerine oturtulamamış olduğunun göstergesidir.
Ancak, sözkonusu süreçteki çatışmalara, sosyalist değerleri savunanlarla onu tasfiyeye çalışanların çatışması olarak da bakmamak gerekir.
Olay, toplumsal gelişmeleri reformlarda arayan ve bu reformları açıklarken temel kavramları farklılaştıran, bunu da ustalıkla yapan yöneticilerle; büyük dönüşümlerde o güne kadar sahip oldukları ayrıcalıkları yitirecek olan, varlıkları eski idari işleyişle özdeş olan kesimlerin çatışmasıydı.
Bu süreçte parti içinde gerçek bir devrimci sosyalist direniş ve bu yolda mücadele, etkinlik sözkonusu değildir. Aksi halde, sosyalist düşüncenin ve programların gücü, belki de sürece bambaşka ivmeler kazandırabilecekti…
Perestroika sürecinin asıl karşıtları, bu taraflar değildir; asıl çatışma da, parti içi çatışma olarak gündeme gelmemiştir… Bu çatışma, geçici ve yeni sürecin sahip olduğu özelliklerin bir sonucu olmak durumundadır.
Asıl çatışma, sistemi savunan silahlı güçlerle, perestroika süreciyle birlikte palazlanacak olan karşı güçler arasındaki çatışmadır. Bir yanda parti vardı ve öte yanda da çeşitli tonlara sahip muhalif çevreler…
Bu muhalif çevreler, çeşitli cumhuriyetlerdeki milliyetçi gruplardan, açıkça burjuva demokratik işleyişi savununlara kadar uzanan geniş bir yelpazeyi oluşturdu. Ve başlıca eksiklikleri, örgütlenme alanında, yasama organları seçimlerine katılmalarını sağlayacak haklara sahip olmamalarında açığa çıkıyordu.
Gündemdeki sorun, sistemin bu örgütlenme talebine ne kadar karşı koyabileceği idi. Ekonomik reformlar, hem cumhuriyetlerin ayrılma taleplerini, hem de bazı çevrelerin burjuva içerikli örgütlenme taleplerini canlı tutacak özelliklere sahipti. Bütün bunlara rağmen bir yandan ulusal mozaiğin korunması, bir yandan da partinin öncü rolünü sürdürmesi ve ekonomik reformların sosyalizmi ilerletici sonuçlar doğurması; ancak, proletarya demokrasisinin işletilmesiyle mümkündü.
Komünizme geçinceye kadar kapitalizmin yeniden gelişme olasılığının varlığını, sosyalizmin ayrı bir toplumsal yapılanma modeli olmadığı bilinci yenebilirdi. Sosyalizmin komünizme geçiş süreci olduğunu ve antagonist çelişkileri içerebileceğini görmek, sistemin güvencesi olarak da proletarya demokrasisini yürürlüğe sokmak gerekiyordu. Bölüşüm ilişkilerindeki sağlıksızlığı aşmak, burjuva içerikli muhalefetin güçlenmesinin yolunu tıkamak, yanlızca böylece mümkün olabilecekti…
Ne var ki; SBKP’nin sahip olduğu ideolojik anlayış, bu tür bir persperktiften çok uzaktı. Dolayısıyla, bütün bu idari reformlar, kaygan bir zemin üzerinde durmakta idi ve uzun bir süreç düşünüldüğünde, gelecekteki sonuçlar açısından ciddi sorunlar yaratmaktaydı. Başlangıçta sürecin yönelimi değerlendirildiğinde; gelecek yıllarda ne olacağı sorusunun karşılığı, bütünüyle sistemin kendisini savunma dinamiklerine bağlı idi… Fakat gördük ki, sistem kendisini savunamamıştır!..

SSCB’nin giderek önem kazanan sorunu, ulusal sorun idi…
Proletarya demokrasisinin sağlıklı biçimde işlemediği, paranın zenginliğin simgesine dönüştüğü ortamda, sınıfsal kaygı ve çıkarlar, yerini yavaş yavaş, bireysel kaygıların ön plana çıkmasına bırakır.
Bu, çözülemeyen ve zaaflı kalan sorunların büyümesi ve çarpık boyutlar kazanmasına yol açar. Bugün artık anlaşılan odur ki; SSCB’nde ulusal sorun, geçmişte de sağlıklı çözümlerle buluşamamıştı. Parti önünde, Rus üyelerle diğer ulusların insanlarının konumu eşit değildi. Gorbaçov, Rusya Cumhuriyeti’nin parti önündeki konumunu, diğer cumhuriyetler düzeyine çıkaracak düzenlemelere gidileceğini, ancak Kasım 1989’da açıkladı.
O güne kadar, SBKP’nin gövdesini Rusya’daki parti örgütü oluşturuyor, diğer cumhuriyetlerdeki parti örgütleri ise, SBKP’nin seksiyonu olarak kabul ediliyordu. Bu durum, yetmiş yıllık süreç içinde, Ruslar’a, diğer cumhuriyetler karşısında kesin bir üstünlük sağlamıştı. Yine, diğer cumhuriyetlerdeki ekonomik kaynakların kullanımında merkeze öncelik tanınması, kültürel faaliyetlerde Rus kültürünün mutlak hakimiyeti, sosyalist eğitimin ve yaşamın odağına insan’ın konulmaması; bütün bunların sonucunda milliyetçiliğin nesnel anlamda yenilememesi; ulusal sorunu, SSCB coğrafyasının en önemli sorununa dönüştürdü.
Ulusal sorunun çözümü, demokratik devrimin kapsamı içinde yer alır. Benzer sorunlar, dünyanın bir çok ülkesinde, hatta demokratik devrimin gerçekleştirildiği ilk ülkeler olan İngiltere, Fransa gibi ülkelerde de vardır. Ama SSCB’nde kazandığı karakter çok başkadır.
SSCB, demokratik devrim bir yana, sosyalist devriminin üzerinden yetmiş küsur yıl geçmiş bir ülkedir ve buna rağmen ulusal sorunla sarsılmıştır. Reel sosyalist sistemin çökmesinden sonra bu topraklarda oluşan-oluşturulan “ülkeler”de, ilkel milliyetçiliğin çeşitli örnekleri yaşanmaktadır.
Devrimden önce Çarlık Rusya’sı, Avrupa’nın en büyük militarist güçlerinden biriydi. Marks ve Engels, bu gücü sosyalist devrimin önünde önemli bir engel olarak görüyorlardı. Rusya, önemli ülkeler arasında, otokratizmin en güçlü olduğu ülkeydi. Baltıklar’dan Pasifik’e, Kuzey Denizi’nden Kafkaslar’a kadar uzanan geniş bir alanı tutuyordu. Kapitalist Polonya’dan, henüz kabile ilişkilerinin hakim olduğu Asya topraklarına kadar çok sayıda ülke işgal edilmişti.
Devrim ise, asıl olarak Rusya’daki ilişki ve çelişkilerin ürünüydü. Ama işgal altında yaşayan ve Çarlık baskısının yıldırdığı diğer halklar da, devrimi büyük bir coşkuyla karşıladılar. Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, bu coşkunun üzerinde yükseldi. Arada Gürcistan ve Baltık Cumhuriyetleri gibi farklı örnekler olsa da, SSCB’ne katılım, genelde halkların gönüllü beraberliğine dayanmıştı.
Ancak bu gönüllülük, sosyalizmin, Rusya dışında kalan diğer cumhuriyetlerinde de sağlam temellere sahip olabilmesi anlamına gelmiyordu. Birçoğu kapitalizme yabancı olan, ya da en azından sosyalist bir devrime sahne olacak birikime ve iç potansiyele sahip olmayan, kendi dinamikleriyle böyle bir devrimi örgütleyebilmeleri olanaksız ülkelerdi. Dolayısıyla, bu devrimin sözkonusu coğrafyalarda yerleşmesi de çok sancılı olacak, devrim kaçınılmaz biçimde, eseri olduğu Rusya halkına dayanacaktı. Diğer cumhuriyetlerin bu yolda kalıcı değerler yüklenebilmeleri, ancak sosyalist işlerliğin sağlığıyla bağlantılıydı.
Bu sürecin içerdiği aksaklıklara; sosyalist gelişmenin pratik içinde biriktirdiği zaaflar, uluslar politikasındaki yanlışlıklar da eklenince, başlangıçtaki ilişkilerin bir açıdan kaçınılmaz sonucu olan Rusya Cumhuriyeti’nin üstünlüğü, zamanla mutlak bir üstünlüğe dönüştü.
Ekonomik, siyasal ve kültürel düzeylerde diğer cumhuriyetlerin Rusya’ya eklemlenmesi gibi bir sonuç doğdu. Bu, milliyetçiliğin burjuva içerikle gelişmesine uygun bir zemindi ve sistemin baş çelişkisi, süreç içinde aşılmak yerine derinleşince, sosyalist bir ülke için en çarpık sorunlardan biri olabilecek, ulusal sorun, SSCB gündeminin ilk sırasına yerleşti.

Sonuç
Yeniden başa dönerek özetlemeye çalışalım.
Marks ve Engels’in öngörülerinin tersine, sosyalist devrim, üretici güçlerin en çok geliştiği yerlerde patlak vermedi. Uluslararası sermayenin büyük ölçekli birikimi ve üretici güçlerin gelişmesinin ulaştığı düzey, dünyanın sayılı emperyalist ülkeler arasında paylaşılmasını getirmişti. Ve devrim, bu yeni sürecin neden olduğu çatışmaların en kızgın olduğu yerde, Rusya’da patlak verdi. Bu, eşit olmayan gelişmenin bir sonucuydu.
Gelişme, hiçbir zaman düz bir çizgi izlemez. Nesne, olay ve süreçlerin içerdikleri sonsuz sayıda çelişki ve bu çelişkilerin neden olduğu çatışma ve sıçramalar, gelişmeyi etkiler.
Sürekli bir gelişme, ancak son çözümlemede mutlaktır.
Çünkü hayat, ileri-geri gidişleri, duraklamaları ve atılımları, sıçramaları içerir ve bu nitelik, gelişme olgusuna da karmaşık bir karakter kazandırır.
Başlangıç açısından eşit koşullara sahip görünen iki süreç, ilerleme ile birlikte, kendi içlerinde içerdikleri çelişmelerin ve diğer dış-yan etmenlerin itilimleriyle, birbirlerinden farklı gelişme çizgilerine sahip olurlar. Çoğu kez eşitliği yeniden yakalayamazlar. Toplumların gelişmesi de doğanın bu yasasına uygun olmuş, maymundan insana geçişi izleyen binlerce yıl, sonuçta dünyanın çeşitli yerlerine yayılan, birbirlerinden farklı gelişme düzeylerine sahip toplumları doğurmuştur.
Sistem olarak sahip olduğu özellikler, eşit olmayan gelişmeyi, kapitalizmin mutlak yasası oluşturmuştur. Genişletilmiş yeniden üretime ve artı-değer sömürüsüne dayanan anarşik niteliği, kapitalizme, vahşi bir rekabetle yan yana yürüyen bir karakter kazandırmıştır.
Emperyalist dönüşüm bu niteliği ortadan kaldırmamış, tersine durum, daha sınırlı sayıda güç odağı arasındaki daha sert rekabete dönüşmüştür.
Kısacası, eşit olmayan gelişme daha da derinleşerek, sürmektedir.
Bu durumda, dünyayı siyasi ve ekonomik olarak denetleyen güçler arasında topyekün bir paylaşım savaşı, emperyalizm sürecinin başat özelliklerinden biri olmuş ve sürecin çelişki ve ilişkilerinin açık bir çatışmaya dönüştüğü aşama, aynı zamanda dünyayı sarmalayan emperyalist zincirin de gevşemesi sonucunu doğurmuştur. Rus Devrimi, böyle bir uluslararası ortamın ürünü olmuştur.
Sorunun bu niteliği, Lenin tarafından saptanmıştır. Lenin, eşit olmayan gelişim yasasının ve dolayısıyla tek ülkede sosyalizm anlayışının çerçevesini çizmiştir; olguyu açıklayarak pratik önderliğini üstlenen ise, Stalin olmuştur.
Daha 1894’ten başlayarak, Lenin’in teorik ve pratik çabalarına, Rusya’da devrimin olabilirliği ve nihayet Rus proletaryasının uluslararası düzeyde de öncü olabileceği inancı yön vermiştir.
Aynı biçimde Troçki de, Rus proletaryasını öncü ilan etmişti. Troçki’nin, 1906 yılında ortaya attığı ‘sürekli devrim’ tezi, Rusya’da patlak verecek devrimin, dünya devrimine dönüşebileceği esprisine dayanmıştı.
Troçki’yi, Marks ve Engels’in öngörülerinin tersine, Rusya’nın dünya devriminin odağı olabileceği düşüncesine götüren neden, emperyalizm sürecine yön veren çelişki ve ilişkilerle, bu sorunların Rusya’ya yansıyış biçimine, Rusya’nın özgül koşullarının bir değerlendirmesine dayanmaktaydı.
Ama Troçki buna rağmen tek ülkede sosyalizmin olabilirliğine inanmadı. Rus devrimini kısa vadede yeni devrimlerin izlemeyeceğinin yeterince anlaşıldığı 1929 yılında bile: “Hayallere kapılmayalım, elimizdeki, tarihsiz bir moratoryumdur. Eskisi gibi geçici bir soluklanma aşamasındayız hala” diyordu.
Rusya’yı devrimin ilk durağı yapan koşulların, aynı zamanda Rusya’yı sosyalist yapmaya da yeteceğini görmemekteydi. Oysa emperyalistler arası rekabet ve çatışma yine sürüyor, emperyalizmin niteliği, sosyalizmin tek ülkedeki egemenliğini ezmesini engelliyordu. Bu noktada, hayatın gerçekliği ile çelişen, sol muhalefetin etki gücü olamazdı. Ülkenin yaşadığı zorluklara çözüm çabası, devrimci romantizme gelişme şansı tanımadı ve onu sürecin dışına çıkardı.
Sosyalizmin karşısındaki başlıca sorun, Rusya’nın toplumsal ve ekonomik durumuydu. Üretici güçlerin, sosyalist bir ekonomiyi örgütleyebilecek düzeyin gerilerinde kaldığı bir köylü toplumuydu söz konusu olan…
Çarlık otokrasisi karşısında, burjuva devrimin içerdiği demokratik ögeleri sahiplenmek, sosyalistlere düşmüştü. Yani burjuva demokratik anlamda yerleşik bir kurumsallaşma ve gelenekselleşme yoktu.
Devrim sürecinin zorlu niteliği, sert ve dirençli bir iktidar mekanizması doğurmuştu.
Ayakta kalmak ve gelişmek çabasında olan parti ve devlete düşen rol, üst yapı kurumlarının ve yürütülecek politikaların önemini daha da arttırıyordu. Zaten yeterince oluşturulamayan demokratik kurumlar, kollektivizasyon ve sanayileşme sürecinin zorlu niteliğinin bir sonucu olarak, yerini “zor”un kullanımına bırakıyordu.
Parti, giderek daha fazla biçimde öne çıkan bir olgu olarak, öncü olmakla açıklanamayacak boyutlarda, devlet mekanizmasının içine giriyor, günlük pratiğin yürütülmesinin de götürücü gücü olarak şekilleniyordu.
Kollektivizasyon ve sanayileşme süreçleri, bir yandan özellikle köylülükle olan ilişkileri sarsarken, öte yandan parti içi demokrasi kavramına, yeni bir içerik kazandırmaktaydı. Tam bir iç savaşı andıran süreç, partiye de bir savaş örgütü görüntüsü vermiş, denetim ve uygulamada merkeziyetçilik ve atama yöntemi ağırlık kazanmıştı. Yine bu sürecin bir özelliği olarak, gelişme, ağır sanayileşme ile özdeş bir nitelik kazanmıştı.
SSCB bu süreçten, saptanan amaçlara ulaşarak çıktı ve ağır sanayileşme sorunu, temelde çözümlendi. Ülkenin emperyalizm tarafından yokedilmesi tehlikesine karşı, güçlü bir ‘sosyalist anavatan’ kazanılmıştı. Ancak, sorunun çözümü için izlenen yol, çeşitli sakıncaları ve çözüm bekleyen yeni sorunları getirmişti. İşçi sınıfının desteği korunmasına rağmen, köylülükle ittifak zedelenmişti. Parti, devletin üzerinde yer alan bir kuruma dönüşmüş, parti içi demokrasi büyük ölçüde ortadan kalkmıştı.
Dahası, parti kadrolarına böyle bir niteliği kısa vadede kazandıracak zorlayıcı bir dinamizme sahip olmaktan da uzaklaşmışlardı. Dünyanın ilk devrimini yapmış partinin kadroları, uzun ve yıpratıcı iç tartışmaların ve toplumsal alt üst oluş sürecinin içinde, bu niteliklerini büyük ölçüde yitirmişlerdi.
Örneğin, 1939’dan 1951’e kadar, parti kongresi toplanmadı. Bu durum, dönemin koşulları içinde gelişme olanağı bulan bürokrasinin, kendisine sağlam bir gelişme zemini bulmasına yol açmış; parti politikaları, bürokrasinin izlerini giderek daha fazla artan biçimde taşımaya başlamıştı.
Yine sürecin önde gelen özelliklerinden biri olarak, enternasyonalizm ilkesi, sosyalist anavatanın korunmasıyla özdeş tutulmakta, dünya devrimi beklentilerinin gerçeklik kazanamaması, bu politikayı perçinlemekteydi.
Bunun bir sonucu olarak Komintern, SBKP’ye tabi kalmış ve demokratik işleyişi askıya alınmıştı. Sürecin zorlu niteliğine rağmen, halkın yaşam düzeyinin, en temelde insani sorunların çözümü bağlamında yükseldiği görülüyordu. Milyonlarca insanın açlıktan ve salgından öldüğü bir köylü ülkesinden yola çıkılarak, on yıl içerisinde başarılmıştı bu…
Ancak, bununla yetinilemeyeceği açıktı. Sosyalist planlama, ülkeyi kalkındırmayı başarmıştı ama bu, sonrasında bir refah toplumunun yaratıldığı anlamına gelmezdi. Bu aşamaya ulaşmak için, daha uzun bir yol vardı… Bu sağlanamadıkça, emperyalist-kapitalist sistemin etkileyicilik şansı her zaman sürecekti. Çünkü çabalar ne yönde olursa olsun, toplumun bir bütün olarak, dünyanın öteki sisteminden yalıtılması, olanaksızdı.
Tüketim mallarının yetersizliği, halk açısından her zaman bir huzursuzluk kaynağı olabilirdi ve herşeyden önce toplumsal refah yükselmedikçe, özel mülkiyetin kaldırılmasıyla doğan boşluğu doldurmak, üretken ve dinamik bir toplum olarak gelişmeyi yüksek bir tempoda tutmak, çok güçtü. Ama olanaksız değildi. Bunun yolu da, halkın politikaya ilgisinin canlı tutulmasından; yani, yönetime ortak edilmesinden geçiyordu. Yönettiğine inanmayan halkın, doyurucu refah sağlanmadıkça, kendisini yönetilen olarak gördükçe, dinamik bir biçimde çalışması, elbette beklenemezdi…
Ayrıca proletarya demokrasisinin büyük ölçüde dumura uğraması, halkın yönetime aktif katılımı sayesinde toplumun dinamik tutulması olasılığını, daha başlangıçta ortadan kaldırmıştı. Rusya’nın geleneklerinden de güç alan, ama asıl olarak kollektivizasyon ve sanayileşme sürecinin olağan dışı niteliğinden beslenen bir bürokrasi, yönetimi üslenmişti. Daha kötü olan; ülkenin ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullarına uygun bir teorileşmenin oluşması ve geleceğe yönelik plan ve programların bu teorileşmeden hareket etmesiydi.
Bu teorileşme, ekonomik alanın rolünü abartmak, partinin işlevini ve proletarya demokrasisini, sosyalist inşa sürecinin zorunluluklarının bir ürünü olarak doğan işleyişe tabi kılmak, bu özel durumun sonuçlarını genelleştirmek gibi bir mantığın üzerinde yükseliyordu. Böylece, değerlendirme ve öngörülerde büyük yanlışlıklar ortaya çıktı.
Örneğin, daha 1936 yılında, sosyalizmin inşasının tamamlandığı söylenmekteydi. Oysa tamamlanan, SSCB’de sosyalizmin varlığının bir önkoşulu olan ağır sanayileşme idi ve sorunun manevi boyutları açıkça yadsınmaktaydı.
Bununla da yetinilmeyerek, komünizmin tek ülkede inşasının mümkün olduğu söylendi. Kullanılan ölçülerde büyük yanlışlıklar vardı. Emperyalizm yaşarken de komünizme ulaşılabilirdi. Ne var ki, yanlızca teorik ifade anlamıyla değil, kelimenin gerçek anlamıyla ‘can çekişen bir emperyalizm’ karşısında; ekonomik, siyasal, kültürel, ahlaki, estetik ve moral değerler bağlamında mutlak bir üstünlüğü gerektirirdi ve böyle üstün bir düzey, zaten tek ülkeyle sınırlı kalamazdı.
Ancak, ölçü bu değildi. Kullanılan ölçü sanayileşme idi ve tek ülkede sosyalizm başarıldığına göre, komünizm de başarılabilirdi. Eşit olmayan gelişmenin olanak tanıdığı komünizmi karşılayan ilişkileri kurma ile komünizmin kendisini özdeşleştiren bir yaklaşımdı bu… Sonuçta, 1960’lı yılların ekonomizmi doğdu.
Oysa, İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük zaferle çıkılmış, dünyanın üçte birini kapsayan bir blok oluşmuştu. Dahası, sosyalizm artık güçlü bir seçenek olarak dünya halklarının kurtuluş umudu durumundaydı. İki savaş arası dönemde süren baskılar, sosyalizmi boyun eğdirmeye yetmemiş; SSCB, bu dönem boyunca sistemin ihtiyaç duyduğu maddi temeli yaratmıştı. Sosyalizmin yükselişi, 1980’lere kadar, herşeye rağmen sürdü. Ancak bu tarihten sonra, geçen yıllar içinde biriken sorunlar, artık taşınamaz hale geldiğinden, büyük bir sarsıntı başladı.
Emperyalist-kapitalist sistem, İkinci Dünya Savaşı’ndan bir entegrasyon oluşturarak çıkmıştı. Sosyalizmin gücü ve yükselmeye başlayan ulusal kurtuluş hareketlerinin oluşturduğu tehdit, bu entegrasyonu geçici bir tehlike olmaktan çıkarmış, Stalin’in öngörülerinin tersine, emperyalistler arası çelişkiler derinleşmekle birlikte, bir yeniden paylaşım savaşına yol açmamıştı.
Tersine süreç, emperyalizmle sosyalizm ve dünya halkları arasındaki çelişki temelinde şekilleniyor, ilişkiler bu temelde gelişiyordu. Bu duruma eklenen ve bir savaş durumunda dünyanın yok olması tehlikesi doğuran nükleer silahlanma, emperyalizm ve sosyalizm arasındaki olası bir savaşın da en önemli engellerinden biri olarak belirginleşiyordu.
1960’ların sonunda, emperyalist-kapitalist sistem, büyük bir ekonomik-siyasal ve toplumsal krize tutuldu. Savaşı izleyen enflasyonist politikalar, pazarların doymasıyla birlikte bu kez krize yol açmış, SBKP 3. Programı’nda da etkisi hissedilen, kapitalizmin istikrar kazandığı savlarına temel olan görüntü, bir anda parçalanmıştı.
Emperyalizmin yapabileceği, savaş sonrasında ağırlık kazanan yeni sömürgeciliği geliştirmek, krizin faturasını dünya halklarına yükleyerek düzde kalmaktı. Ama Küba ve Vietnam devrimleriyle ivme kazanan ulusal kurtuluş hareketlerinin ulaştığı düzey, bu çözümü de zorlamaktaydı. Nitekim söz konusu sarsıntı, siyasal ve toplumsal düzeylerde de etkisini göstermekte gecikmeyecek, savaş sonrasında oluşan dengeler ve ilişkiler, bir yeniden yapılanmaya yönelecekti.
Emperyalizm, 1970’li yıllar boyunca devrimci dalgayı mümkün olan en az zararla kapatmaya, yeni sömürge ülkelere, ihtiyaç duyduğu ekonomik önlemleri oluşturmak amacıyla çeki düzen vermeye, uluslararası kapitalist ilişkileri yıkımdan korumaya, entegrasyona özgü kurumları canlı ve güçlü tutmaya çalıştı.
1980’li yıllarla birlikte de saldırıya başladı. Çünkü varlığını koruyabilmesi, yeni sömürgelere empoze edilen politikaların üst düzeyde hayata geçirilmesine bağlıydı. Ve bu ülkelerin halkları için daha fazla yıkım ve acı anlamına gelecek politikaların yol açacağı toplumsal hareketlerin, devrimlere yol açmasını engellemenin yolunu, bütün gücüyle ve bütün planlarda saldırmakta bulmuştu.
Bu politikanın sonucu olarak, yeni sömürgelerin tamamına yakınında askeri faşist diktatörlükler işbaşına getirildi ve bu yönetimler, ekonomik politikaların güvencesi olarak kullanıldı.
Öte yandan nükleer silahlanma tırmandırılıyor ve tam bir soğuk savaş atmosferi yaratılarak bu saldırıya karşı direnme odaklarının yıldırılması amaçlanıyordu. Bu atmosfer, 1987 yılına kadar, yani emperyalizmin, bizzat “afet” olarak tanımladığı krizin tam bir yıkıma dönüşmesinin önünü almasına, geçici bir soluklanma aşamasına girmesine kadar canlı tutuldu. Ancak bundan sonradır ki, Reagan ve Gorbaçov el sıkıştılar ve “barış” görüşmeleri başladı.
Yaygın kanaatin tersine, bu görüşmelerin ve anlaşmanın, Gorbaçov’un getirdiği taze havayla, başarılı diplomasiyle ilgisi yoktur.
Tam tersine, “başarı” tamamen karşı tarafındır. Emperyalizmi “barış” görüşmelerine yönelten neden, düştüğü afetten, stratejik bir zarara uğramadan çıkmak ve bütün sıkıntılarının yanısıra geliştirdiği global saldırı planında başarılı olmak, emperyalizmin dahi hayal sınırlarını zorlayan bir sonuca doğru yol almaya başlamaktır.
Öyleyse son noktaları koymak yolunda daha aktif olmamaları için hiçbir neden yoktur. Ve bu sürecin adını da “soğuk savaşın sona ermesi, barış görüşmeleri, duvarların yıkılması” gibi parlak sözcüklerle tanımladılar.

Büyük sancılar, büyük doğumların habercisidir!
1970’li yıllarda yaşanan devrimler dışında, özellikle 1980’li yıllarda dünyada tek bir devrim bile olmamış, koşulların bütün güçlüklerine rağmen, dünya halklarının tepkisinin emperyalizmin zararına sonuçlara dönüşmesi engellenmiştir.
Emperyalizmin bu saldırısı, bilindiği gibi, sosyalizmin durgunluğu, ve sarsılması ile çakışmaktadır ve bugün emperyalizmin geçici bir soluklanma yaşadığı, siyasal planda istikrarlı görüntü verdiği dönem, sosyalizmin en büyük ve en acılı sancılarını içermektedir. Bu açıdan 1990’lı yıllar, sosyalizmin büyük dönemeci olacak, sistemin geleceği ile ilgili birçok soru, karşılığını bu yıllarda bulacaktır.
Sosyalizmi bu yıkım ve acı sürecine sokan neden ise, kuşkusuz savaş sonrası yıllara damgasını vuran ve özellikle 1960’lı yıllarda öne çıkan ekonomizm ve statükoculuktur.
SBKP 3. Programı, bu açıdan bir dönüm noktası sayılabilir. Bu programla, öteden beri var olan sağlıksızlıklar, artık partinin resmi çizgisi haline gelmiştir. Özellikle, genelde varsayıldığı gibi bu süreci 20. Kongre ile başlatmak doğru olmaz.
Bu kongre elbette önemlidir ama bu tür bir saptama yapmak, problemlerin çapını daraltmaktır. Ayrıca, 20. Kongre’de yapılan Stalin değerlendirmelerinin de, Stalin ile bir ideolojik hesaplaşma olduğu söylenemez.
Yapılan, geçmişte yaratılan ve bürokrasi ile parti aparatçığının koruyucu kalkanı olarak kullanılan Stalin kültünün etkilerini, bu kez kültün yıkılmasıyla oluşacak kargaşa ve şaşkınlık koşullarında, ekonomizmin teorileşmesine uygun bir zemin yaratma yolunda kullanma çabasıydı. En azından olaylar destalinizasyon sürecine bu tür bir özellik kazandırmış, ekonomizmin koruyuculuğuna dönüşmüştü.
Dolayısıyla, Stalin ve geçmiş üzerine yapılan değerlendirme de sağlıklı olmamış, geçmişin yanlışlıklarını belirlemek yerine bu yanlışlıkların sonuçları bireyle özdeşleştirilmişti. Sorunun kökenine inilmiyor, eklektik ve kaçak bir yol seçiliyordu. Bu, son derece sağlıksız, çeşitli kaygıların gizleneceği, çeşitli zaafların serpilmesinin yolunun açılacağı bir süreç olacaktı. SBKP 3. Programı, bu sürecin ürünü oldu ve sosyalizme onulmaz zararlar verdi.
Program, sosyalizmin inşasının tamamlanmasının ardından, toplum içinde antagonist çelişkilerin ortadan kalkacağı mantığının üzerinde yükselmişti. Bu durumda, sınıflar arasında ayrım olmadığına göre; devletin, bir sınıfın denetiminde olmasına, partinin bir sınıfın partisi olmasına gerek kalmıyordu.
Bu aşama komünizm olmasa da komünizmden hemen önceki aşama idi ve ‘bütün halkın partisi’, bu döneme özgü bir kavram olacaktı. Proletarya demokrasisi de yerini ‘sosyalist demokrasi’ ye bırakacaktı…
Program, Doğu Avrupa’daki sistem ülkeleri tarafından da fazla direnme görmeden benimsendi. Zaten bu ülkelerin sosyalizme geçişlerinde, kendi toplumsal dinamiklerinin bir sonucu olmaktan çok, savaş sürecinde Sovyet etki alanı içinde yer almaları belirleyici etken olmuştu. Ancak bu durum, sosyalizmin gelişmesi için yeterli bir maddi temel yaratılmasına da engel değildi. Böylece, başlangıçta var olan olumsuzlukları süreç içinde aşmak mümkün olabilirdi.
Ne var ki, ekonomik indirgemecilik, bu olasılığı da yeterince değerlendiremedi. Kitle yeterince hazır olmadan sosyalizme geçilmiş, izleyen yıllarda da, sosyalist inşada kültür sorunu ve sosyalist insan yaratma gerekliliğinin yeterince dikkate alınmadığı politikalar, düzenin insana yabancılaşmasını, insanın düzene yabancılaşmasını bu ülkelerin temel sorunu haline getirmişti.
Bu nitelik, 1960’lı yıllarda kendilerini ‘ileri sosyalist’ ilan eden ve 1980’li yıllarda komünizmin yetkin aşamasına ulaşılacağı varsayılan bu ülkelerin gelecekteki yönelimini belirleyecek, 1980’lerde ise, tam tersi bir dönüşüm sürecinin içine girilecekti.
3. Programa başlıca tepki ÇKP’den geldi. ÇKP, sosyalizmi ayrı bir toplum biçimi, çelişkilerin antagonizma kazanmasının olanaksız olduğu bir sistem olarak görüyordu. Onlara göre, geriye dönüşün koşulları vardı. Öte yandan destalinisazyonun Stalin’in asıl hatalarına değil, hatalarının yalnızca bir yönüne değindiğini söylüyorlardı. 3. Programa ve onun ekonomist içeriğine bütünüyle karşı çıkmaktaydılar. SSCB’nin enternasyonalizmi terkettiğini, komünizme geçiş sorununu kendiliğindenciliğe bıraktığını söylemekteydiler. ÇKP’ye göre Kruşçev, barış içinde bir arada yaşamayı, emperyalizmle uzlaşmaya dönüştürmüştü. Bunlar, doğru eleştirilerdi…
Ama ÇKP bu doğru çizgide kalmadı. Bunun koşulları da yoktu. Bütün bu eleştirilerin altında, doğru politikalar üretecek, SBKP ekonomizminin etkilerini sınırlayacak proletarya demokrasisine uygun bir işleyiş değil, pragmatik bir karakter vardı. Dolayısıyla ÇKP’nin çıkışı bir süre sonra, dünya sosyalist sistemine zarar verici boyutlara ulaştı.
SBKP’nin ekonomist yanından hareketle, sosyalizmi sistem olarak son derece etkisiz sayan bir yaklaşım geliştirilmiş, geriye dönüş sorunu basitleştirilmişti.
Mao’nun, “karşıtların birliği ve dönüşüm” yasasını açıklarken farkedilen yanlışları, ÇKP’yi, SSCB’ni bir anda “sosyal emperyalist” görmeye itmiş, bu tezi tamamlayan “üç dünya teorisi” ile SSCB, dünya halklarının baş düşmanı ilan edilmişti. Bu durumda, ABD bile SSCB’ne kıyasla tercih edilebilir olmaktaydı. ÇKP’nin bu konumu, hem dünya sosyalist hareketine ve hem de Çin’de sosyalizmi inşaa sürecine büyük zararlar verdi.
Hayatın canlı pratiği ile, toplumsal gerçeklik ve teorik ifade ediş arasında her zaman bir çelişki vardır. Bu çelişki hiçbir zaman tam olarak aşılamaz. Gerçeğin kendisine, bizzat toplumsal pratik içinde ulaşılır. Bu nedenle hayatın canlı tonlarına karşı “teori gri” kalır.
Geçmiş bir süreç değerlendirilirken, istesek de istemesek de yaşadığımız anın gereklerine karşılık vermek, bulunduğumuz konumdan hareket etmek zorunda kalırız. Yaşanan ana ilişkin sorunların çözümlenmesinde ve geleceğe yönelik çıkarımların oluşturulmasında da bu özellik sürer. İnsanı çevreleyen etkenler, düşünme biçimini de etkileyecek ve olguları çözümleme çabası; ister istemez, bu etkilerden, çözüm bekleyen kaygılardan tam olarak arınamayacaktır.
Özellikle hayatı açıklarken, kendi politik tercihini hareket noktası alanlar için bu olasılık daha güçlüdür. Teorinin gücü de burada açığa çıkar. Bu türden nedenlerin etkisini asgari düzeyde tutan bir yaklaşım, hayatı açıklama bağlamında daha güçlü olacak ve dolaysıyla da yaşayacaktır. Tersi durumda ise, ilerleyen süreç, yanlış saptamaları açığa çıkaracak, bu yanlış saptamalar hayatın dışına itilecektir.
SBKP’nin 3. Programını kaleme alanlar gibi, Mao da bu durumun tipik bir örneğidir. Onların yazdıkları ile toplumsal gerçeklik arasında bir uçurum kalmış, dolayısıyla da belirledikleri çerçeve, hem sürecin ilerlemesi ile yadsınmış, hem de yanlış yönlendiriciler olarak toplumsal ilerlemeye zararlı olmuşlardır. Çünkü olaya herşeyden önce, bulunulan konumdan hareketle, yani devlet politikacısı olarak bakılmakta ve bu konumu savunma kaygısı, teori ile pratik arasındaki mesafeyi minimum düzeye indirmeye engel olmaktadır.
Bu, çağdaş sosyalist pratiğin en önemli sorunlarından birisidir ve bir çok hatanın, devrimci kavgaya onulmaz zararlar veren zaafların kökeninde yatan bu neden, yeni olgu ve süreçlere devrimci önderliğin gereklerinden hareketle bakmak yerine, dar politik kaygılarla bakmak yatar. Pragmatizmin devrimci sosyalist saflardaki anlamı budur.
Perestroika süreci bu özelliğin dışına çıkmamakta, hatta tam olarak örtüşmektedir. SSCB’nin durumundan yola çıkılarak çözüm adına üretilen politikalara ideolojik temel oluşturma kaygısı, hem günümüz dünyasına yol veren çelişki ve ilişkilerin belirlenmesinde ve hem de SSCB’deki hastalıkları teşhis etmede açık bir pragmatizm vardır.
Gorbaçov’un rolü, sorunları açıkça ifade etmekle sınırlıdır. Ama bu ifade, eğer kökendeki nedenlere inen bir açıklayıcılığa dayanmaz, korumacı bir karaktere sahip olursa, dönüşümü değil, mahkumiyetin kabullenilmesini ve kabullendirilmesini ifade eder. O, sürece hakim olmak yerine, sürecin öne çıkardığı engellerin ve pratik sorunların zorlaması içinde boğulmuş ve sistemle birlikte kendisi de çökmüştür. Ya da tersi…
SSCB ve genelde reel sosyalist sistem ülkelerinde uzun yıllar ekonomik gelişmeye damgasını vuran olgu, ekonomik potansiyelin ağır sanayileşmeye, yani üretim araçları üretimine tabi kılınması olmuştur. Üretici güçlerin düzeyi, bu amaca varmanın yolu olarak ekstantif bir büyümeyi zorunlu kılmıştır.
Bu yol, başlangıç için yeterli oldu ve sosyalizmin ihtiyaç duyduğu maddi temelin oluşmasını sağladı. Ne var ki, sosyalizmin dayandığı gerekliliklerden biri olan üretici güçlerin sürekli geliştirilmesi zorunluluğu, bu tip sanayileşme ile, süreç içinde istikrarlılığını yitirme durumundaydı. İntansif bir dönüşüm sağlanmadıkça, ekonomik büyüme, belli bir aşamadan sonra hantallaşmayı getirecek, gelişme körelecekti. 1970’li yıllar boyunca yaşanan buydu…
Sorunun kökeninde herşeyden önce, alt yapının sosyalist niteliği ile bölüşüm ilişkilerinin sosyalist olmayan niteliği arasındaki çelişki yatıyordu. Sosyalizmin inşa sürecinin olağanüstü niteliğine özgü kurumlar ve kurallar, bu sürecin tamamlanmasından sonra da işletilince, gelir eşitsizliği yaygınlaştı ve kurumlaştı.
Bunun anlamı, halkın yönetime ortak edilmemesi, yani proletarya demokrasisinin ayaklarının havada kalmasıydı. Oysa toplumsal planlama ilkesi, ancak proletarya demokrasisi ilkesi ile yanyana yürüdüğü zaman anlam kazanır, sağlıklılığını koruyabilirdi.
Bu olmayınca, her düzeyden aksaklık ve halkın günlük ekonomik sorunlarının karşılanamamasından kaynaklanan bir hoşnutsuzluk ağırlık kazandı. Gelir eşitsizliğinin kurumlaştığı ve asalak bir bürokrasinin halkı halk adına yönettiği koşullarda, bir “neden” sorusu elbette önemli olacak, gelişme dinamikleri körelecekti.
Bu hantallık ve yozlaşma, belli bir aşamadan sonra, sistemi temelden sorgulamaya başlayınca, reform uygulamaları gündeme geldi. Ancak bu reformlar, proletarya demokrasisinin, üretim sürecinin planlanması ve denetlenmesine proletaryanın ortak edilmesi, gelir eşitsizliğinin yok edilmesi ve toplumsal planlamanın bu temelde düzeltilmesine dayanmıyordu.
Sosyalizmin belli bir aşamasından sonra, üretici güçleri geliştirmenin başlıca aracı olarak meta ve ona özgü kategorilerin alınmasına, “sosyalist demokrasi”nin ise, gerçek içeriğinden farklı bir temelde burjuva demokrasisine ölçü olan motiflerle açıklanmasına, düzenlemelerin bu yönde gelişmesine dayanmaktaydı.
Bu durumda, gelir eşitsizliğinin son bulması olanaksızlaşmakta, mülkiyetin ve kazancın toplumsallığının, bireysel mülkiyete geçiş eğilimini güçlü biçimde içeren bir grup mülkiyetine kurban edilmesi, fiyatların toplumsal önceliğe değil, piyasanın taleplerine uygun biçimde belirlenmesi gibi sonuçlar doğmaktadır. Yani üretim ve bölüşüm süreçleri arasındaki çelişki, üretimin sosyalist niteliğinin gerilemesi yönünde derinleşmektedir.
Böyle bir süreç, kır ile kent ve kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin aşılması bir yana, derinleşmesini getirir. İşletmelerde özyönetim ilkesi, işçinin yöneticilere bağımlılığını engellemekten uzaktır. Kol emekçisi, bu uygulamalarla, en azından kafa emekçisine bağımlı olmaktadır. Öte yandan kırlarda küçük üreticilik yeniden yaygınlaşmakta, toprağın dolaylı biçimde de olsa, mülk edinilebilmesi mümkün olmaktadır. Kısacası, köylülüğün ortadan kalkması bir yana, tarımsal sorunları aşabilmek adına varlığı meşrulaştırılmış, bu durum teorik olarak da açıklanmıştır.
Bu gerçekler yadsınamaz. Dolayısıyla, Marks’ın, Engels’in, Lenin’in, Stalin’in ve diğer marksist teorisyenlerin, önderlerin onlarca yıldır savuna geldikleri ilkelerle, Perestroika ve benzeri uygulamaları uzlaştırmak olanaksızdır. SBKP, olayı, geçici uygulamalar olarak değil, sosyalist çelişkilerin gelecekteki ekseni olarak saptamakta idi. Bu nedenle, SBKP retoriğinde eklektik bir yöntem kullanıldı. Bu yöntemlerle yeni kavramlar gündeme getirildi ve bunlara da, “yeni düşünce biçimi” dediler,
Sosyalizm, zorlu ve sancılı bir süreçtir ve Stalin’i izleyen SBKP yöneticilerinin iddia ettikleri gibi, çağımız koşullarında mutlak bir zafer kazanması, pratik açıdan olanaksızdır. Dolayısıyla sosyalizmi ilerletme çabası, dönem dönem aykırı görünen uygulamaları da içerebilir ve içerecektir. Ama önemli olan, bu uygulmalara halkı ortak etmek, halkla birlikte yürümek ve aynı zamanda uygulanan politikaların varsa sakıncalarını da, baştan açıkça ifade edebilmek, bu bağlamda bilinç oluşturabilmektir.
SBKP’nin revizyonist karakteri, uluslarası ilişkiler cephesinde de açıkça görülmüştür. Her türlü girişimin dayandırıldığı “uygarlık krizi” kavramı, barış içinde yaşama ilkesinin de bu biçimde ele alınmasını doğurmuştur.
Barış içinde yaşamaya, dünyada hiçbir sosyalist, hiçbir zaman karşı çıkmamıştır. SBKP’nin ve Troçkistlerin durmadan yinelemelerine rağmen, Mao ve Çin’in de buna ters düşen bir çabası, nükleer felaketlerin üzerinde yükseltilmiş bir komünizm hülyası hiç olmamıştır. Karşı çıkılan ve çıkılacak şey, bu gerekçe ile komünizme yürüyüşün kendilindenciliğe terk edilmesi, emperyalizmle uzlaşılması, düpedüz pragmatik politikaya sosyalizmin ve enternasyonalizmin kurban edilmesidir.
SBKP’nin “yeni düşünce biçimi” dünyanın yok olma tehlikesinde olduğu yaklaşmından yola çıkmıştı. Bu bir uygarlık krizidir ve devrimci mücadelenin günümüzde taşıdığı anlam, bu krizi aşmaktır. Üretimin toplumsallaşmasının ve desantralizasyonun boyutları, hem burjuvaziyi ve hem de proletaryayı farklılaştırmıştı onlara göre… Emek ile sermaye arasındaki çelişki de giderek çözülmekteydi; artık burjuvazinin militarist kesimleri ile bir çelişki söz konusu idi ki, militarizasyonun barış mücadesi yoluyla yalıtılmasının ve böylece etkisizleştirilmesinin de koşulları vardı.
SBKP’nin görmek istemediği gerçek, dünyanın % 70’inin durumu idi… Olayları ve ilişkileri kendi somut durumuna, politik tercihlerine göre açıklama çabası, yeni sömürgeciliğin de aşılabileceği iddiasını revizyonizm için ikna edici kılmıştır.
Ama hayatın gerçekleri farklıdır. Yeni sömürgelerin toplam borçları, bir trilyon doları aşmıştır. Emperyalizmin istikrarı, bu ülkelerin borçlarını ve faizlerini düzenli biçimde ödemelerine bağlıdır. Bu rakam durmadan yükselmekte, ödemek için halkların çektiği acı, durmadan artmaktadır. Proletaryanın farklılaştığı söylene dursun, bu ülkelerde haftada ortalama 45-46 saat çalışılmaktadır. Çalışanlar içinde kadın ve çocukların oranı yüksektir. Ve serbest üretim bölgelerinde üçte iki düzeyine kadar çıkmaktadır. Ücretler metropollerin ortalama yirmi kat altındadır. 1981 rakamlarıyla, dünyanın yüzde seksen ikisi, ürünlerin ancak yüzde otuzbeşini tüketmektedir. Üstelik bu ülkeler durmadan silahlandırılmaktadır. 1970 rakamları ile karşılaştırıldığında, günümüzde yeni sümürgelerin silahlanma harcamaları, yüzde ikiyüzün üzerindedir. Toplam bir milyar insan aşırı yoksul ve beşyüz milyon çalışma çağında insan da işsizdir.
Kısacası, emperyalizmle uzlaşma adına çizilen pembe tablolar, hayatın gerçeklerine uygun düşmemiştir. Gelişmişlik ve az gelişmişlik arasındaki uçurum kapanmak bir yana, giderek korkunç boyutlarda derinleşmektedir.
Böyle gelen, böyle mi gidecektir?
Kesinlikle HAYIR!..
Bu uçurum bir gün mutlaka kapanacak, sürecin yönelimi değişecek. Ancak bunun için emperyalizmin çözülmesi gerekmektedir. Emperyalizmin varlığı, dönüşümün en büyük engeli durumundadır. İnsanlığın geleceği, dünya halkları ile emperyalizmin çatışmasının sonucuna göre biçimlenecek, komünizme ancak emperyalizm çözüldükten sonra ulaşılacak, uygarlık krizi ancak o zaman aşılacak ve dünyanın kuzeyi ile güneyi arasındaki fark, ancak böylelikle kapanabilecektir.

Yenilgi, zafer
Yenilgi ve zafer!… Bu sözcüklerin tılsımı, bugün insanlığın, dünya emekçilerinin ve sosyalizmin en önemli problemidir. Sosyalizm değil ama, sosyalizmin ilk ve bir asıra yaklaşan deneyimi, yenilmiştir. Ayrıca, bu yenilgiden önceki onyıldan itibaren, dünyada sosyalizmin zaferine ilişkin bir örnek yaşanamamıştır.
Öte yandan, kapitalizm, yapay ve sanal bir biçimde şahlanmış, deyim yerindeyse allı pullu görünümü, lazer ışıkları ile süslenerek insanlığa sunulmuştur.
Dolayısıyla, bugün sosyalistlerin en büyük amaçlarından biri de, günlük mücadelelerinden başlamak üzere, yeni yenilgilerden kaçınmak, küçük ama sağlam adımlar atmak olmak zorundadır. İkinci olarak, reel sosyalizmin insanı neredeyse dışlayan pratiğinin mahkum edilmesi ve gerçek sosyalizmin yaşam bulmasının ilk koşullarından biri olarak, halk adına karar verme, halk adına davranma probleminin, daha ilk adımlardan itibaren aşılması, sosyalist demokrasinin ilkelerinde ödünsüz olunması gerekmektedir.
Bugün sosyalizmin yaşadığı sorunların en önemli nedenlerinden birisi de, uzun bir süredir, dünyanın ulusal kurtuluş hareketlerinin zaferlerine sahne olmaması, olamamasıdır dedik. Bu durum, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana, bu açıdan en uzun boşluktur ve uzlaşma teorilerini besleyen en önemli nedenlerin başında gelmektedir.
İstikrarının temelini halkları soyarak atan ve bunu sürekli kılan emperyalizmin, buna rağmen kendisi ile uzlaşan sosyalizm ile soğuk savaş içinde kalması, elbette anlamsız olurdu. Pekala, devrimci dalga yeniden canlanınca, emperyalizm yeni bir “afet”e tutulunca ne olacak?
Bu sürecin sonuçlarını toplumsal pratik gösterecek; daha doğrusu, süreçte yer alan devrimci güçlerin doğruları ve yanlışları belirleyecek. Sosyalizm güçlerinin doğrularının ağır basması, aynı zamanda sosyalizmin yeniden dünya çapında prestij kazanmasını, dünya halklarının tümünü rahatlatacak bir ivmeyi doğuracaktır. Enternasyonal değerler ve gelişmelerin taşıdığı küresel anlamlar, bugün her zamankinden çok daha büyüktür. “Globalleşme”nin öteki yüzü de, dünya halkları arasındaki ilişkidir. Böyle olmak zorundadır.
Öte yandan, reel sosyalist ülkelerin insanları, yıllarca toplumsal hizmetlerin üst düzeyde verildiği toplumların üyeleri olmuşlardı. Bugünkü süreçte bütün bunlardan yoksun “özgür” bireyler olarak işsizlikle, gelecek güvencesinden yoksunlukla, eğitim, sağlık, konut, ısınma ve diğer temel gereksinimlerden uzak yaşamakla tanıştılar. Bu durum, bir savunma mekanizmasıni ve bellek işlerliğini de kaçınılmaz olarak beraberinde getirecektir.
Özellikle reel sosyalizmi yaşamış olan kuşaklar yok olmadan önce, sözkonusu ülkelerde yeniden sosyalizm arayışlarına girilmesi, kaçınılmazdır. Önemli olan, bu arayışların özlem ve istek düzeyinde kalmaması, örgütlü, sistemli bir güç haline dönüşebilmesidir. Aksi halde çok fazla bir anlam taşıma şansına sahip değildir.
Sözünü ettiğimiz kuşakların fiziken yok olmalarından sonra ise, yeniden sosyalizm arayışlarının bu ülkelerde çok daha fazla gecikeceğini, bugün emperyalizm de tahlil edebilmekte ve sürecin bu dengesiz haliyle devam etmesi için gereken bütün çabayı, milyonlarca dolar akıtmak pahasına sürdürmeye çalışmaktadır.
Ne var ki; durum sadece yitirilmiş birtakım haklar ve güvenceler için “Stalin nostaljisi” düzeyinde kalmaz, kalamaz.
Bu tür değerlendirmelerin romantizmi, yaşamın realitesiyle bağdaşmaz…
Emperyalizmin bugünkü göreceli huzuru, kimseyi yanıltmamalıdır.
O, kendi çelişkileri içinde boğulmaya mahkum bir halklar zehiridir.
Sosyalizm, bir yönetim biçimi, bir başka üretim ilişkileri sistemi değildir.
Sosyalizm kurtuluştur.
Sosyalizm, dünya halklarının yaşamı tanıması, yaşama kavuşması, özgürleşmesi, özgürleştirmesidir.
Sosyalizm, dünya halklarının mutluluğunun resmidir.
Ve halklar, bu resmi mutlaka çizecek, mutlaka!..
Bunun başka yolu yok!..
ZAFERE KADAR SAVAŞ!..
YAŞASIN SOSYALİZM!..