Sosyalizmin Sorunları Dosyası I. Bölüm

164

1980’lerin sonunda başlanıp 1990’ların başında tamamlanan bu çalışma, daha önce 1997-98 arasında çıkan Barikat Aylık Sosyalist Dergi’de yayınlanmıştı. Bu kapsamlı araştırmayı bu kez tam metin olarak sunmayı bütünlüklü bir okuma açısından yararlı buluyoruz.
Proletarya Enternasyonalizmi ve SSCB

Çağdaş sosyalist pratiğin en çok tartışılan yanlarından birisi de, proletarya enternasyonalizmidir. Sosyalist ülkelerin bu ilkeye ne ölçüde uygun davranabildikleri ve var olan olumsuzlukların kökeninde yatan nedenler, sosyalizmin sorunlarının belirlenmesinde can alıcı konulardan biridir.
Birinci Enternasyonal, “İşçi sınıfının kurtuluşu, ne yerel ne de ulusal bir görev olmayıp, modern toplumun bulunduğu bütün ülkeleri kapsayan, çözümü de en ileri ülkelerin pratik ve teorik alanda birlikte eylem göstermesine bağlı olan toplumsal bir görevdir.” ilkesinin üzerinde yükselmişti. Bu ilke, Üçüncü Enternasyonal’in de kuruluş ilkesiydi. Lenin’in devrimci grup ve partilere yolladığı davette geçen: “Proletarya enternasyonalizmi: 1) Tek tek ülkelerin hareketlerinin çıkarlarının dünya çapındaki devrimin çıkarlarına tabi kılınmasını, 2) Burjuvazisine karşı zafer kazanan ulusun, uluslararası kapitalizmi yıkmak için, en büyük fedakarlıkları yapmaya yetenekli ve razı olmasını gerektirir” sözleri, enternasyonalizmin anlamınının güzel bir tanımıydı.
Ancak, daha sonraki süreçlerde ve özellikle Emperyalistler Arası 2. Paylaşım Savaşı günlerinde enternasyonalizmin anlamı farklılaştırıldı. Kapitalizmi yıkmak, komünizmin ilk evresi olan sosyalizmi, bütün sınıfların tamamıyla ortadan kaldırılmasını sağlayacak proletarya diktatörlüğünü ve uluslararası sovyet cumhuriyetini kurmak amacı, yerini; dünya proletaryasının başlıca amacı olarak, tek ülkede sosyalizmin zaferine dayanak olmak, dünya devrimini bu olguya tabi kılmak amacına bıraktı. Stalin, 1927 yılında yaptığı bir konuşmada, bir kişiye enternasyonalist denilebilmesi için, o kişinin dünya devrimci hareketinin ana üssü olan SSCB’ni kayıtsız koşulsuz bir kararlılıkla savunabilmesini ön koşul olarak savunmuştu.
Tek ülkede sosyalizm süreci boyunca Komintern’in eylemlerinin yöneldiği bu hedef, uluslararası proletaryanın savaş örgütünün, giderek SBKP dış politikasının bir aracına dönüşmesi ve iki savaş arası dönemde, uluslararası işçi hareketine büyük zararlar vermesine yol açtı. Sorunu bir bütün olarak kavramak ve Stalin’in tutumlarının nedenlerini de belirlemek açısından, Komintern politikalarının üzerinde yükseldiği ortama dönerek, genel çizgileriyle bakmak gerekiyor.
İki savaş arası dönemde, Avrupa tam bir toplumsal çalkantıya sahne olmuştu. Emperyalistler arası çatışmanın geçici bir çözümü olarak nitelenebilecek Birinci Dünya Savaşı, kıtada, savaşa karşı güçlü bir kamuoyu oluşturmuştu. Savaşa hayır tavrı, sol kesimleri kesin bir saflaşmaya itmiş ve savaş süreci, reformizmin, sosyal şovenizmin, büyük ölçüde teşhirini içermiş, başlangıçta azınlıkta kalan anti-militarist, enternasyonalist görüş, Ekim Devrimi’nin olağanüstü prestijinin de etkisiyle, savaştan güçlenmiş olarak çıkmıştı. Lenin, savaşın başlangıcında, 2. Enternasyonal’in durumunu ve devrimci hareketin hedeflerini şöyle saptamıştı:
“2. Enternasyonal öldü. Oportünizm yedi başını. Kahrolsun oportünizm ve yaşasın yalnız dönekleri değil, oportünizmi de başından defeden, 3. Enternasyonal. 19. yüzyılın kapitalist köleliğinin uzun barış dönemi boyunca proleter kitlelerin örgütlenmesinde, 2. Enternasyonal yararlı bir çalışma yapmıştır. 3. Enternasyonal’in görevi ise, proletaryayı kapitalist devletlere karşı mücadeleye, bütün ülkelerin burjuvazilerine karşı iç savaşa hazırlamak, siyasi iktidar için, sosyalizmin zaferi için, proletarya güçlerini örgütlemek olacaktır.”
Savaşın bitimi, Ekim Devrimi’ni izleyen güçlü bir devrimci dalgayı getirmişti. Faşizm, bu devrimci dalgayı bastırabilmenin yolu ve burjuva egemenliğin son biçimi olarak doğdu, gelişti; Avrupa’nın birçok ülkesinde devrimci durumlar ve karşı devrimler yaşandı, kıta sarsıldı.
Komintern böyle zorlu bir sürecin örgütüydü ve görevi, bu toplumsal çalkalanmayı dünya devrimine dönüştürmek olarak ifade edilmekteydi. Avrupa’daki toplumsal harekete yön verme çabasının dışında, Komintern önderliğinin ikinci önemli alanı ise, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde yükselen ulusal kurtuluş hareketleriydi. Bu ülkelerin başında da, Çin geliyordu.
Komintern’in işlevini ve hareket mantığını anlayabilmek, SSCB’de yaşanan dönem koşullarını, içinde bulunduğu uluslararası konumu anlayabilmekten geçer.
Bunu kısaca, emperyalist kapitalist güçlerin bütün enerjileriyle sosyalizmin anayurdunu boğmaya çalışmaları ve buna gösterilen direnç biçiminde özetleyebiliriz. Komintern’in hatalarının ya da hatalı görünen politikalarının ardında, SSCB’nin bu durumu; düşman sistemle çevrili bir ortamda, kendisine yaşamsal maddi temeller yaratmaya çalışan bir ülkenin yalnızlığı yatar.
Devrim, kapitalizmin eşit olmayan gelişme yasasının bir ürünüydü ve emperyalizmin dünya üzerindeki denetiminin zaafa uğradığı bir dönemde patlak vermişti. Sonrasında emperyalizm, zaten bir yıkımın üzerinde yükselmeye çalışan sosyalizme, olanca gücüyle saldırdı. Saldırı, SSCB’nin dört yandan kuşatılması ve ülkedeki beşinci kolun da yardımıyla yıkılması esasına dayanmaktaydı. Devrimin yayılması için Kafkasya’da tampon cumhuriyetlerin kurulması yoluna gidilmişti. Batı’da zaten böyle bir durum vardı. Doğu’da Japonya, hem devrimi yıkmak hem de toprak ilhak etmek için hazır bir güçtü.
Bu kuşatmayı yarmak, Bolşevik iktidarın başlıca amaçlarından biriydi. Türkiye ve Çin ile ilişkilerin iyi bir düzeyde tutulmaya çalışılması, özellikle Çin devrimci hareketine zarar veren uygulamaların sık sık gündeme gelmesinin kökeninde yatan neden, bu olguydu.
İç savaş, yalnızca emperyalizmin beşinci koluna karşı yürütülen bir savaş değildi. Aynı zamanda doğrudan emperyalist güçlerle savaşlar da yaşanmaktaydı. Emperyalistler, sosyalizme karşı, aralarındaki çelişkilere rağmen birarada olmayı başarıyordu. Hatta emperyalizmin boyunduruğu altındaki ülkelerden de savaşa birlikler sokulmuştu. Örneğin, Yunanistan bu savaşa fiili olarak katılmıştır.
Kuşatma ve saldırı yalnızca açık bir savaş biçiminde sürmüyor, diğer çeşitli düzeylerde de kendisini gösteriyordu. Sahte banknot basarak Rusya’ya sokmaktan, işletmelere sabotaja kadar uzanan bir dizi ekonomik saldırı, iç savaş sonrasında da sürdü. Keza, devrimci hükümeti tanımama tavrı da uzun yıllar etkili oldu.
İkinci Dünya Savaşı’nın boyutlarından birisi de, SSCB’ne karşı savaştı. Bu, birbirleriyle savaşan emperyalist ülkelerin ortak amacıydı. Bu nedenle, Almanya’nın yenilgisinin kesin olarak belirlendiği bir aşamaya kadar, savaş SSCB-Almanya savaşı olarak geçti, ve ancak bunun ardından Kızılordu’nun ilerlemesinin kıta içlerine uzamasını engellemek çabasıyla, Normandiya çıkarması başlatıldı. SSCB’ni İngiltere ve ABD ile müttefik olmaya iten neden de, hiç bir zaman SSCB’nin bu ülkeleri Almanya’dan daha tehlikeli bulması değildi. Aynı biçimde, İngiltere ve ABD de SSCB’nin asıl düşman olduğunu her zaman vurguluyorlardı.
Savaştan, SSCB büyük bir zaferle çıktı. Emperyalist kuşatma yarılmış, sosyalizm dünyanın üçte birinin sistemi olmuştu. Savaşın bittiği gün, soğuk savaş başladı. Churchill, “Avrupa’nın ortasına demir bir perde inmiştir” diyor ve “uygar” dediği dünyayı bu demir perdeyi yıkmaya çağırıyordu. Bu soğuk savaş, yıllar boyu sürdü ve dünyaya verdiği zarar, ikinci dünya savaşının verdiği zarardan daha az olmadı. Kore’de, Yunanistan’da açık çatışmaya dönüştü ve dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan katledildi. Emperyalizm nükleer silahlanmayı tırmandırıyor, dünya halklarını tehdit etmeyi, varlığını güvenceye almanın bir çeşit garantisine dönüştürüyordu.
Soğuk savaşın ne zaman bittiği tartışma götürür. Kimilerine göre, 1954 yılında Kore Savaşının sona ermesi ve Stalin’in ölümüyle sona ermiştir. Kimilerine göre SSCB’nin çözülmesi ve Berlin Duvarı’nın sökülmesine kadar devam etti ya da Gorbaçov ile Reagan el sıkıştıkları an bu süreç bitmişti.
Bu nitelik bugün de sürüyor. Üstelik daha önce olmadık biçimde evrimci bir teorik temel yaratma çabası açıkça vardır.
Sorunu örneklemeye geçmeden önce, Komintern’in çeşitli yanlışlıklarının kökeninde yatan nedenlerden biri olan, dönemin komünist partilerinin niteliklerine kısaca değinelim. Çünkü Stalin ve Komintern değerlendirilirken, her hatanın, her zaaflı politikanın faturası Stalin’e çıkartılmakta, Stalin’in dünya devrimini boğduğu sonucuna varılmaktadır. Özellikle Trotçkist söylem, bu temayı çok sık işler. Onlara göre Komintern’in ihaneti, 2. Enternasyonal’in ihanetinden daha az kritik değildi ve ihanetin mimarı da, Stalin’di.
Burada, sorunun önemli yanı, olumlu ya da olumsuzluklardaki payları Komintern merkezinden daha az olmayan ve hatta tayin edici rolün sahibi olan boyut es geçilmektedir. Mücadele pratiğinden uzak kaygılarla, tarihi yeniden kurgulamaya dayanan bütün yaklaşımların yazgılarıdır bu. Hiçbir önerme, hiçbir program, yalnızca kağıt üzerinde ifade ettikleriyle ele alınamaz. Hepsinin bir arka planı vardır. Burada yalnızca politikayı saptayanlar değil, aynı zamanda onun uygulanmasına uygun koşulları yaratanlar ve uygulayanlar yer alır. Doğru ya da yanlışta, onların payı çok daha ciddi bir biçimde saptanmalıdır.
Savaş ve Ekim Devrimi, bütün dünyada işçi hareketlerinde de çalkalanmalara neden olmuştu. Savaşa karşı tavır ve Ekim Devrimi’ne yaklaşım saflaşmayı açığa çıkarmış, reformist ve devrimci saflar arasında kesin bir kopuşma başlamıştı. Bununla birlikte saflaşmanın ayırdedici yanı genellikle bu düzeyde kalmış ve Lenin’in tüm çabaları ve perspektiflerine rağmen, örgütlenme anlayışı, devrim anlayışı ve çalışma biçimi bağlamında bir saflaşmaya dönüşmemişti. Sosyal şovenist bir nitelikten arınmak ve proletarya diktatörlüğünü içeren bir programa sahip olmak, kuşkusuz önemlidir ve partiyi devrimci yapan olmazsa olmaz gerekliliklerdir. Ama bunlar yeterli olmaz. Politik iktidar savaşının yürütülüş biçimi, bu yolda temel alınan örgütlenme ve devrimci savaş süreci boyunca saptanacak taktikler, bir örgütün yapısını belirleyen olgulardır.
Bolşevik Partisi, ihtilalci bir geleneğin üzerinde yükselmişti. 19. yüzyıl boyunca gelişen işçi hareketleri ve ona koşut olarak Rus devrimci demokrasisinin evrimi, Bolşevikleri besleyen kaynaklar olmuş, politik iktidar savaşının ancak profesyonel devrimcilerden oluşan illegal bir çelik çekirdek öncülüğünde ihtilalci bir kitle çalışmasıyla sonuca ulaşabileceği, mücadele süreci içinde saptanmış ve sonuca ulaşılmıştı.
Avrupa’da ise, Çarlık otokrasisinin yerini burjuva demokrasisi almakta ve ortam legal çalışmanın yaygın biçimde gündeme gelmesini mümkün kılmaktaydı. Bu ortam parlamentarist eğilimleri ve reformizmi güçlendirerek, 2. Enternasyonal’in sonunu getirmişti.
Troçki, 1907 yılında şunları yazmıştı: “İşçi partilerinin işlevleri, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de kapitalizmin gelişiminin toplumsal ilişkileri devrimcileştirmesi gibi, işçi sınıfının bilincini devrimcileştirmektir. Ancak proletaryanın saflarında yürütülen örgütlenme ve ajitasyon çalışması, bir içsel durağanlığı da bağrında taşır. Avrupa sosyalist partileri ve özellikle de bunların en büyüğü olan Alman sosyal-demokrasisi, büyük kitlelerin sosyalizmi kucaklamasıyla orantılı olarak, onların tutuculuğunu geliştirmiş ve disiplinli olmasıyla birlikte, (bu nitelik) artmıştır. Bunun sonucu olarak proletaryanın politik deneyimini taşıyan Alman sosyal demokrasisi, belirli bir anda, işçilerle burjuva gericiliği arasında çıkabilecek açık bir çatışmanın gelişmesinin önündeki dolaysız bir engel haline gelebilir.”
Hayat, Troçki’nin bu öngörülerini doğruladı, mücadele içinde 2. Enternasyonal, devrimci hareket önünde dolaysız bir engel durumuna geldi. İlginç olan, Troçki’nin bu sözlerine rağmen daha sonra, KP’ler de bu nitelikten pek uzaklaşmadıkları halde, olumsuzlukları bütünüyle Stalin’e bağlaması, parlamentarizmin Avrupa sol hareketi üzerindeki etkilerini görmek istememesiydi.
Ama Avrupa Komünist partileri, devrimci savaş süreci içinde parlamentarizmin işlevini tam olarak değerlendiremediler. Legal olanakları, politik iktidar savaşının bir aracı olarak kullanmak yerine; 2. Enternasyonal ile bu düzeyde bir hesaplaşmaya girmediler ve örgütsel işleyişleri, çalışma biçimleriyle her zaman reformist ve parlamentarist eğilimleri içeren ve giderek legal çalışmayı temel alan bir noktada kaldılar. Bunun sonucu, ihtilalci kimliğin çözülmesi ve politik iktidar savaşının evrimci bir anlayışa terkedilmesinden başka bir şey olamazdı. Dolayısıyla oportünizme ve pragmatizme karşı dirençli bir yapı değil, tam tersine, bu niteliği daha baştan içeren dar pratikçi ve dogmatik bir nitelik, Batı Avrupa Komünist Partilerinin ortak özelliği oldu.
Bu niteliğiyle söz konusu partiler, örgütlenmenin yatay ve dikey özelliklerini diyalektik bir bütünsellikle yürütmekten uzaktılar. Sendikalar içinde güçlü, kitleseldiler ama, nitelikli bir kadrolaşmadan ve faşist tırmanışa karşı silahlı mücadele örgütleyebilmekten uzak durumdaydılar. Bu, Komintern’in empoze ettiği ve SSCB’nin varlık ve gelişmesini esas alan politikalarla çakışan bir nitelikti ve sonuç; Avrupa’daki devrimci yükselişin değerlendirilememesi, karşı devrimin üstün gelmesi oldu.
Sınıf hareketi, hiç kuşkusuz uluslararası proletaryanın amaç ve programını kendisine temel almalıdır. Ancak, evrensel bir başarının yerel başarıdan geçtiği de bir gerçektir. Eşit olmayan gelişme yasasının derinleştiği ve dünya devriminin uzun ve sancılı bir süreci içereceğinin yeterince açığa çıktığı koşullarda, daha da önem kazanan bir olgudur bu. Sınıf hareketi, uluslararası hareket adına, kendi ülke gerçekliğiyle çelişen, kendi mücadelesini baltalayan, hatta engelleyen dayatmalara boyun eğmez. Aradaki büyük farklılığı, kendi somutunu gözeterek çözümlemek zorundadır. Tersi durumda, kendi halkından, ulusundan yalıtılmak ya da en azından ihanetle damgalanmak doğal bir sonuçtur.
SBKP, Komintern’i işte bu tür partilerle birlikte ve dünyanın tek muzaffer komünist partisi olarak kurdu. SBKP önderleri, Komintern’e büyük umutlarla bağlıydılar. O sıralar herkes yakın bir devrim beklentisi içindeydi. Komintern bu büyük devrimin öncü gücü olacaktı. Dolayısıyla bu tür bir önderliğin gerektirdiği disipline de sahip olması gerekiyordu. 1920 yılında yapılan 2. Kongre’de kabul edilen ve 21 maddeden oluşan üyelik koşulları, bu amaca uygun olarak saptanmıştı.
“Enternasyonal’de Rus Partisi’nin üstünlük sağlaması kimsenin aklından geçmemişti. Bütün partiler yürütme kurulunda demokratik bir şekilde temsil ediliyordu. Bir iki üyeyi geçmeyen Rusların, prensip olarak, herhangi bir imtiyazlı durumu yoktu. Enternasyonalizm; milli görüşlerin, bütün hareketin çıkarlarına feda edilmesi demekti. Ama herhalde milli bir Rus görüşüne boyun eğilmesi demek değildi. İhtilal, önemli Avrupa ülkelerinden birinde kazanılmış olsaydı, böyle bir uluslararası önder kadro ve disiplin gerçekleşebilecekti. Ama Avrupa’da ihtilalin olmaması Enternasyonal’i Rus partisinin arkasından gitmeye zorladı. Enternasyonal’daki Avrupa kollarının kendilerine pek güvenleri yoktu.” (İ. Deutscher )
Süreç içinde Avrupa’daki devrim umutları köreldikçe, Avrupalı partilerin Bolşevik Partisi’ne bağımlılığı daha da arttı. Bolşevikler başlangıçta oldukça özenli davranıyor, Komintern’in devletler politikasının bir aracına dönüşmesini engellemeye çalışıyorlardı. Ama bu tek yanlı çaba yeterli olmadı. Olayların gidişi ve diğer seksiyonların siyasi kişilik oluşturma bağlamında yetersiz olmaları, Komintern’i SBKP’nin denetimine soktu.
“Lenin bu duruma çok üzülüyordu. Engels’in 2. Enternasyonal’de Alman Partisi’nin hakimiyeti konusunda yaptığı uyarıları hatırlıyor ve Rus Partisi’nin üstün duruma geçmesinin bundan daha az tehlikeli olmayacağını söylüyordu. Yabancı komünistlerin kendisine olan güvenlerini artırmaya çalışıyordu. Yürütme kurulunun Moskova’dan Berlin’e ya da başka bir Avrupa başkentine götürülmesini, böylece Enternasyonal’in Rus çıkarlarının ve konularının devamlı baskısından kurtulmasını bile tavsiye etmişti.”(İ. Deutscher)
Aynı sakıncaya, Komintern’in kuruluş döneminde Rosa Luksemburg da dikkat çekmişti. Komintern’in kuruluş toplantısına gönderilen Alman temsilci Paul Levi’yi uyaran Luksemburg, Komintern merkezinin Moskova’da olmasının, örgütü Bolşeviklerin denetimine sokabileceğini söylemiş, merkezin başka bir kentte bulunmasını istemişti. Ancak bu görüş, başlangıçta da, sonradan Lenin yeniden gündeme getirdiğinde de, özellikle yabancı delegelerin istekleriyle kabul görmemişti. Burjuvazinin denetimindeki bir kentte çalışmanın birçok sakıncayı içereceği düşünülüyordu.
Anlaşılacağı üzere Komintern’in SBKP’nin insiyatifine girmesi ve giderek SSCB dış politikasının etkin bir aracına dönüşmesi, baştan planlanmış bir sonuç değil, koşulların ve Komintern bileşiminin farklı bir seçeneği ortadan kaldırmasının ürünüydü. Bu tür gelişmelere karşı güvence olarak düşünülen disiplin maddeleri ve yürütme konseyi, zamanla SBKP’nin etkisini koruyucu bir işlev yüklendi. Durumun Stalin’le ve onun dönemiyle bir ilgisi yoktur. Tersine, Stalin o dönem Komintern’le en az ilgili olan SBKP önderiydi. Komintern’in SBKP’nin insiyatifine girmesi, ondan önce tamamlanmış bir süreçtir. Yine Deutscher’den aktaracak olursak,
“Lenin’in söyledikleri hep çıkmıştı. Yıllar geçtikçe Yürütme Kurulu’ndaki Rus üyelerin yabancı komünistlerin işlerine müdahaleleri, işleri daha da karıştırmaya başlamıştı. Zinovyev, tadını çıkara çıkara, bütün cakasıyla, anlayışsızlığıyla ve çekinmeden Enternasyonal’e hakimdi. Troçki bile, bu durumun yarattığı himaye sisteminin uygulanmasına, Yürütme Kurulu’nun bir üyesi olarak katılmıştı. Komintern’deki Fransız Komisyonu’nun başkanı olduğu için Fransız komünistlerinin günlük çalışmalarını büyük bir yetki ile izliyordu. Alman, İtalyan, İspanyol ve İngiliz partileri de bütün sorunlarda, çalışmalarının bütün ayrıntıları üzerinde, onun öğütlerini almaya koşuyorlardı, o da rahatça öğütlerini veriyordu.”
Kurulduğu 1919’dan 1924’e kadar beş kez yapılan Komintern Kongresi, bu tarihten, lağvedildiği 1943’e kadar geçen süre içinde yalnızca iki kez (1928 ve 1935) toplandı. Bu, SSCB’deki gelişmelerin bir yansımasıydı ve Komintern’i SBKP’ye tabi kılan sürecin bir sonucuydu. Böylece, Rusların denetimi altındaki bir enternasyonalin yol açacağı sorunlardan yana kaygıları olan Lenin ve Rosa Luksemburg’un öngörüleri bir yanıyla doğrulanmış oluyordu. Komintern Yürütme Komitesi (EKKİ)’nin sürekli Moskova’da bulunmak zorunda olması, Komintern üzerindeki denetimi kolaylaştırıyordu. SBKP içi çatışmalara uygun biçimde, Komintern içinde de “temizlik” yapılabiliyordu. Başta Bela Kun olmak üzere pek çok Komintern üyesi, bu sürecin kurbanı oldu.
Komintern’i SSCB dış politikasının bir aracı olarak kullanmanın en çarpıcı örneklerinden biri, SSCB-Almanya anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın tartışılması, SSCB’ne getirdiklerinin ve götürdüklerinin değerlendirilmesi ayrı bir konu. Çarpıcı olan, sonraları zorunluluğa dayandırılan bu anlaşmanın uluslararası proletaryanın savaş örgütü Enternasyonal’e yansıtılmasıdır. Anlaşmadan sonra Komintern partileri, o güne kadarki pratiklerini yadsımaya, teorilerini gözden geçirmeye başladılar.
Faşizm, 1935 yılında, tekelci burjuvazinin en gerici kanadının diktatörlüğü olarak tanımlanmış ve proletaryanın baş düşmanı ilan edilmişti. Anlaşmanın ardından bu belirlemeler gözlerden ırak tutuldu. İngiltere ve Fransa baş çelişme olarak belirlendi; politik perspektifler yeniden düzenlendi. SBKP, sosyalizmi savunmanın bir gereği, emperyalistler arası çelişkilerden yararlanmanın bir örneği olarak imzaladığı anlaşmayı, dünya devrimci hareketini kullanarak sağlamlaştırmanın tipik bir örneğini vermişti.
Komintern’i devrimci harekete verdiği zararlar bağlamında değerlendirirken; başlıca neden, tek ülkede sosyalizm politikasının uzantısı olarak SSCB çıkarlarının önde tutulması, bunun enternasyonalizmin gereği olarak kabul edilmesi gösterilemez. Aynı zamanda tek ülkede sosyalizm anlayışıyla hiç ilgisi olmayan yanlışlıklar, doğrudan doğruya politik perspektifsizliğin sonucu olan ve devrimci mücadeleye ölçülemeyecek kadar büyük zararlar veren örnekler de vardır.
1928’de başlayan üçüncü dönemin sekter politikaları, önemli örneklerdir. SBKP içinde sol ve sağ sapmaların tasfiyelerinden ve Komintern içinde de buna uygun düzenlemelerin yapılmasının ardından başlayan dönem boyunca izlenen sekter politikalar, en iyi ifadesini Stalin’in şu sözlerinde bulmaktadır:
“Faşizm, burjuvazinin sosyal demokrasinin aktif yardımına dayanan savaşçı teşkilatıdır. Objektif bakımdan sosyal demokrasi faşizmin ılımlı kanadıdır.”
Bu politikanın sonucu olarak, sosyal demokrat hareket “sosyal faşist” ilan edildi. Avrupa işçi ve sendika hareketi bölündü. Komintern’in faşizme ve sosyal faşizme karşı mücadele anlayışı, sendikal hareket içinde güçlü olan sosyal demokrasinin kaypak karakterleriyle yanyana gelince, faşizmin doğru bir tanımlaması, Troçki’den çok sonra, İtalya ve Almanya başta olmak üzere, Avrupa’nın bir dizi ülkesinde faşizmin iktidara gelmesinden sonra, ancak 1935 yılında yapılabildi. Düşmanın doğru bir tanımlamasının yapılamaması, ona karşı mücadele anlayışının çeşitli eksik ve yanlışlıkları içermesini kaçınılmaz kılıyordu. Sosyal demokrasinin sosyal faşist ilan edilmesinin sonuçları bir yana, faşizme karşı silahlı mücadelenin esas alınması gerekliliği ve bu temelde bir örgütlenmenin olmayışı da ciddi bir eksiklikti. Oysa faşizm engellenemez değildi. Fransa olaylarının açığa çıkardığı bir gerçekti bu ve Dimitrov itiraf edecekti.
1935’te, bu kez halk cephesi politikaları temel alındı. Bu politika, faşist olmayan bütün gerici partileri içeren geniş bir koalisyon anlamına geliyordu ve yalnızca daha önceden faşist ilan edilen sosyal demokrasi değil, burjuvazinin liberal kanadı da bu koalisyona dahil edilmekteydi. Halk cephesi politikası, faşizmin tırmanış dönemine uygun bir politikaydı. Ancak o döneme egemen olan politika sol sekterizm olmuştu. 1935’te gündeme geldikten sonra ise başlıca sonucu Fransa ve İspanya’da devrimci durumun değerlendirilmemesi oldu. Fransa’da devrimden yana tercihli kitlelerin varlığına rağmen, politik iktidar perspektifi bir yana bırakılarak burjuvaziyle ittifak kuruldu, burjuvazinin ekmeğine yağ sürüldü ve devrimci durum boğuldu. İspanya’da yaşanan ise daha trajikti. Yalnızca uzlaşılarak devrim burjuvaziye teslim edilmedi, böylelikle faşizme karşı ciddi bir mücadelenin örgütlenmesi ve faşist yükselmenin engellenmesi de başarılamamış oldu. Sonuçta yükselen faşizm, Halk Cephesi iktidarını alaşağı ederek iktidara geldi.
Komintern’in yanlış politikalarının bir diğer kurbanı da Çin devrimci hareketiydi. Doğu sorunu, Komintern’in ilk döneminde en yoğun tartışmalara sahne olmuş sorunlardan biriydi. Tartışma süreci sonucunda sosyalizmi yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerin gündeminde gören ve sömürge ve yarı sömürgelerde devrimci mücadeleyi milli burjuvaziye destek olmak biçiminde algılayan, eşit olmayan gelişmeyi kavramaktan uzak dogmatik geleneğin karşısında, Lenin’in, “Enternasyonal, geri kalmış ülkelerin, ileri ülkeler proletaryasının yardımıyla sovyet üretimine geçebilecekleri ve belirli aşamalardan sonra, kapitalist aşamadan geçmek zorunda kalmadan komünizme varabilecekleri tezini de, teorik gerekçesini göstererek savunmalıdır.” sözlerinde ifadesini bulan doğru politika oluşturulmuştu.
Ancak Lenin’in ölümünden sonra, bu soyutlama ve öngörü dikkate alınmadı ve dogmatik politikalar temel alındı. Çin, bunun en büyük ve başlıca örneği oldu. Komintern ve Stalin’in katkılarını, süreci iyi bilen Mao, şöyle anlatıyor:
“Wang Ming ile 1937’den 1938 Ağustos’una kadar süren tartışma sırasında, biz on büyük siyaseti ortaya koyduk. Buna karşılık Wang, altmış siyaseti ortaya koydu. Eğer Wang Ming’in ya da başka bir deyişle Stalin’in yöntemlerini izleseydik; Çin Devrimi başarıya ulaşamazdı. Devrimimiz başarıya ulaştığında, Stalin bunun sahte bir şey olduğunu söylemişti. Onunla tartışmaya girmedik.”
“3. Enternasyonal’in dağılmasından önce bile, biz, 3. Enternasyonal’in emirlerine itaat etmiyorduk. Tsunyi Konferansı’nda itaat etmedik ve daha sonra on yıl boyunca hiç itaat etmedik. Bu dogmatikler, Çin’in özelliklerini hiç ama hiç incelemiyorlardı.” (Mao,Yayınlanmamış Yazılar)
Mao hiç kuşkusuz doğru söylemektedir. Zaten bütün belgeler, dönemin sahne olduğu bütün olaylar bunu doğrulamaktadır. İşte bir örnek:“Çin Devrimi’ni ‘sürekli’ bir devrim olarak karakterize etmek yanlıştır (…) burjuva demokratik devrimin atlanarak geçilmesi doğrultusunda gösterilen eğilim, Troçki’nin 1905’te yaptığı hatanın bir benzerini tekrarlamaktır.”(Y. Alagon)
Komintern Yürütme Komitesi’nin kararı, Troçkizm suçlaması altında, nelerden vazgeçildiğinin, Leninist Devrim anlayışının nasıl revize edilerek dogmatik aşamalı devrim anlayışına teslim edildiğinin bir örneğidir. Ve bir başka örnek:1926 yılında Stalin’in , “Politik bir parti ile farklı sınıf gruplaşmalarından oluşan sovyet benzeri bir örgüt arasında bir geçiş, özel tipte bir örgüt” biçiminde tanımladığı Kuomingtang’ın lideri Çang Kay-Şek, Komintern tarafından şeref üyesi ilan edildi. Kuomingtang da kardeş parti oluyordu. Karar, SBKP Politbürosu’nda bir red oyuna karşılık alınmıştı. Red oyunun sahibi, Troçki’ydi.
Şeref üyesi ilan edildikten bir buçuk ay sonra Çang Kay-Şek bir hükümet darbesiyle bütün iktidarı elinde topladı. Grevler yasaklandı, Kanton’daki bütün sendikalar kapatıldı, ÇKP’liler Kuomingtang bürolarından atıldı, pek çok komünist ve sendikacı lider tutuklandı, direnenler öldürüldü.
Örnekler çoğaltılabilir. Ama bunlar, sonuç olarak söylenebilecekleri değiştirmez. Bu pratikler, büyük ölçüde enternasyonalizmin, sosyalizmin anayurdunun korunmasıyla özdeşleştirilmesinin bir sonucudur. Dar pratikçi ve ekonomik indirgemeci politikaların eklenmesiyle, ortaya olumsuz bir bilanço çıkmaktadır. İzleyen yıllarda bu politika sürdü ve günümüze kadar uzandı. Üstelik Stalin sonrasında teorik ve kuramsal düzeylerde, daha “sağlam” bir zemine dayandırıldı.
Diğer çeşitli sorunları incelerken de gördüğümüz gibi olumsuzluklar kaynağını geçmişten almaktadır. SSCB dış politikasını özellikle Stalin döneminden sonra statükocu bir karakter belirlemiştir. Ama bu durumu, koşulların yarattığı zaafın zamanla büyümesi ve giderek kurumsallaşması, daha açıklayıcıdır.
Ekim Devrimi’nden sonra, Doğu Avrupa ülkelerinin tartışmalı durumlarını bir yana bırakacak olursak, dünyanın hiç bir ülkesinde, SBKP’nin empoze ettiği politikaların başarıya ulaştığı görülmemiştir. Muzaffer devrimlerin ardında, SBKP’nin iradesine karşı koyan, dar pratikçi politikaların kendi somut gerçekliği ile çelişkisini gören önderlerin iradeleri yatar. Çin, Vietnam, Kore, Yugoslavya, Küba devrimleri, resmi çizgiye karşı, somut olanı hareket noktası alarak sonuca ulaşan devrimlerdir.
Komintern’in bütün dünyada Almanya’yı baş düşman, İngiltere, ABD ve Fransa’yı müttefik ilan ettiği bir sırada, Fransız sömürgesi olan Vietnam’da, Fransa’yı müttefik olarak görmeyi reddeden Ho Şi Minh’in yaptığını, birçok yerel önder yapamamıştır. Keza, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, Asya’da, ABD ile savaşa yol açabileceği ve bundan SSCB ile Doğu Avrupa halk demokrasilerinin zarar görebilecekleri düşüncesi ile, ÇKP’den iç savaşı durdurması istendiğinde, Mao ve ÇKP bunu dinlemeyerek, süreci tırmandırma yoluyla sonuca gideceklerdi:
“Çin’in devrim yapmasına izin vermediler. Bu 1945’de oldu. Stalin iç savaşa girmememizi ve Çang Kay Şek’le barış yapmamızı, aksi halde Çin ulusunun yok olacağını söyleyerek, Çin’in devrim yapmasını önlemek istedi. Ama biz onun söylediğini yapmadık. Ve Devrim zafer kazandı.”(Mao,Yayınlanmamış Yazılar)
Uzun yürüyüş sırasında, ÇKP’nin seksen bin üyesi, SBKP yanlısı oldukları ve devrime engel oluşturdukları gerekçesiyle tasfiye edilmişti. Çin’de, sonraki yıllarda anti sovyetizmin resmi politikaya dönüşmesinde, devrim sürecinde yaşananların etkisi az olmamıştır. Sonuçta Mao muzaffer olurken, yıllarca komintern’in empoze ettiği politikalar doğrultusunda partiyi yöneten ÇKP liderleri, Chen Thu-Haiu, Chu Chiu-Pai, Li Bi San, Wang Ming, tarihe, “mahkum” edilerek geçtiler.
Bu örneklere rağmen, Stalin önderliğinin dış politikasının emperyalizmle uzlaşma temelinde yükseldiği kesinlikle söylenemez. Ancak uzlaşma politikalarına uygun zeminin bu dönem oluştuğu da apaçık bir gerçektir. Komintern, daha baştan SBKP’nin denetiminde olması ve bel kemiğini oluşturan Avrupa komünist partilerinin parlamentarizme ve reformizme eğilimli karakterleri, SBKP’ye bu yolda geniş hareket alanı sağladı. Ancak yerel partilerin kendi gerçeklerinin gereklerine uygun olanı yapmaları durumunda da, özellikle kitleselleşmiş bir mücadelenin olduğu koşullarda, Stalin ve SSCB bütün gücüyle bu hareketlerin yanında oldu. Bu da gerçeğin öbür yüzüdür.Ve gerçekler bütün yüzleriyle değerlendirildikleri taktirde kalıcı anlamlar kazanırlar.
Stalin, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın artık kapitalizm ve sosyalizm arasında ikiye bölündüğünü, bunun emperyalistler arası bir çatışmanın yeniden çıkmasını engellediğini saptayamamıştı. Ulusal kurtuluş hareketlerinin taşıdığı olağanüstü dinamizmin, egemen olanlar için de, sömürülenler için de taşıdığı büyük anlam da teorideki yerine gerektiği gibi oturtulmamıştı. Oysa artık dünya devriminin sıcak alanları, dünyanın kırları denilen yeni sömürge ülkelerdi ve emperyalizmi sarsmanın yolu da, bu ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerinin stratejik bir öneme sahip olduğunun kavranmasından geçiyordu. Ancak, bunu anlamak bir yana, SBKP’nin, bu ulusal kurtuluş hareketlerinin zaferlerini bir devrim olarak görmezden geldiği durumlar dahi oldu. Onlara göre, Almanya ve Japonya savaştan yıkılarak çıkmış, pazarlarını kaybetmişlerdi. Bu ülkeler yeniden güçlenince pazardan pay isteyeceklerdi ve 3. bir dünya savaşı kaçınılmazlaşacaktı. (Stalin, Son Yazılar)
Dolayısıyla politikalar da bu savaşa göre saptandı. Sosyalizmin kazanımları korunmalı, emperyalizme bu bağlamda kesinlikle taviz verilmemeliydi. Örneğin Almanya, Avusturya ve Kore sorunlarında kesinlikle uzlaşmaz bir politika izliyordu Stalin. Ama bunun ötesinde strateji, kazanımları koruma ve 3. Dünya Savaşı’na güçlü olarak hazır olma esasına dayanmaktaydı.
Stalin’den sonra SSCB dış politikası önemli ölçüde değişikliğe uğradı. Korunmacılık yine esastı. Ama uzlaşmazlık yerini uzlaşmaya bıraktı. Kore ve Avusturya sorunlarının çözümü, girilen bu tehlikeli yoldaki ilk örneklerdi. Süreç içinde yeni örnekler izlenecek, politika açık seçik ortaya çıkacaktı. SSCB, anayurdun korunmasından yola çıkan süreci, emperyalizmle uzlaşmaya kadar götürmüştü. “Barış içinde bir arada yaşama” teorisine kazandırılan uzlaşmacı karakter, “ilerleme ve kapitalist olmayan yollardan geçiş “ gibi revizyonist teorileri yaratacak ve uygarlık krizi denilen reformist politikaya kadar ulaşacaktı.
Lenin ve Stalin de “barış içinde bir arada yaşama” tanımını kullanmışlardı ama onların bu teze kazandırdakları içerik, daha sonra izlenen revizyonist politikalarından çok farklıydı. Onlar, herşeyden önce, olaya emek ile sermaye arasındaki tarihsel çelişmenin uzlaşması olarak bakmıyorlardı. Oysa SBKP daha sonra sorunu bu biçimde ele aldı.
Lenin’e göre, “Kapitalistlerin, sömürülenlerin çoğunluğunun iradesine barışçıl bir biçimde tabi kılınmasına, sosyalizme reformlar yoluyla barışçıl bir geçişe ilişkin her düşünce, yalnızca burjuva dar kafalılığın en aşırı bir kanıtı olmakla kalmaz, aynı zamanda işçilere doğrudan bir ihanet, kapitalist ücret köleliğini şirin göstermek, gerçeği inkar etmek” olurdu. (Lenin, Sosyalizm ve Savaş)
Burjuvazi istediği kadar aydınlanmış ve demokratik olsun, bugün üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetini kurtarmak için suç işlemekten, milyonlarca işçi ve köylüyü katletmekten korkmazdı. Dolayısıyla barış içinde bir arada yaşamak da, ancak emperyalizmle dişe diş bir mücadele ile mümkündü. “Bu her zaman böyledir, insan rakibine darbeler indirirse rakip barış yapmaya hazır olur. Avrupa’daki emperyalist baylara defalarca barış yapmaya hazır olduğumuzu söyledik. Fakat onlar Rusya’yı boyunduruk altına almanın rüyasını görüyorlardı. Nihayet şimdi rüyalarının hiç bir zaman gerçek olamayacağını gördüler” diyordu Lenin. Emperyalistler arası çelişkilerden yararlanmak ve bu çelişkileri derinleştirmek, böylece sosyalizmin hareket alanını genişletmek de mümkün görülüyordu.
Stalin de, barış içinde yanyana yaşamayı bir görev, bir zorunluluk olarak görmekteydi. Ama, bunun bir uzlaşma olarak kavranmaması gerektiğini, o da özenle belirtmişti.
Ancak, sonraki yıllarda bu tanıma yüklenen anlam çok daha başkadır. Nükleer silahlanmanın bütün insanlığı tehdit ettiği gerçeğinden yola çıkarak insanlığın kurtuluşu bu tehlikenin önlenmesine bağlanmakta, insanlığın ilerlemesi ise evrimlere, tarihsel determinizme bırakılmaktadır.
“Farklı sosyo ekonomik ve politik düzene sahip devletler arasında barış içinde bir arada yaşamaya ilişkin Leninist ilke, savaşın olmayacağı demek değildir, ilke, tutarsız bir ateşkes durumu anlamına da gelmez. Bu devletlerin, birbirleri arasında dostane politik ve ekonomik ilişkilerde bulunmaları koşulunu koyar, barış içinde uluslararası işbirliğinin oluşturulması ve geliştirilmesinin çok yönlü biçimlerini öngörür.” (Kruşçev) Bu perspektif, politik mücadeleyi de doğal olarak donduracaktır. Kruşçev devam ediyordu:
“İşleri öyle düzenlemek gerekir ki, onlar arasındaki (iki farklı toplumsal sistem olarak kapitalizm ve sosyalizmin arasındaki mücadele) salt ideologlar arasındaki bir mücadele (…) durumuna gelsin”
İnsanlığın ilerlemesi ve komünizme ulaşabilmesinin yolu ise şöyle açıklanmaktadır:
“Sovyet halkı komünizmin kazanımlarını tadar tadmaz, dünyadaki yüz milyonlarca insan şöyle diyecektir: “Biz komünizmden yanayız.” (SBKP Üçüncü Programı)
Görüldüğü gibi SBKP, barış içinde bir arada yaşamayı dış politikanın temeline koymakta, bu, enternasyonalizmin anlamı olarak kabul edilmektedir. “Bu ilkelerin tümü günümüz toplumunun temel yaşam kanunudur” (Kruşçev) sözlerinden de anlaşılacağı gibi, sorun emperyalist kapitalist sisteme karşı yürütülen sınıf kavgasını ve ulusal kurtuluş hareketlerini de kapsayacak biçimde genişletilmektedir.
Bu perspektif, doğal olarak dönemin bütün politikalarını belirlemiş, yön vermiştir. İlerleme ve kapitalist olmayan yol tezleri, bu yolda öne çıkan başlıca politikalar olmuştur.
Toplumsal ilerleme tezinin kökeninde çok çıplak bir reformizm yatar. Devrimin gerekliliği ve zorun kaçınılmazlığı, yerini toplumsal ilerleme ile barışçıl yollarla sosyalizme geçilebileceği yaklaşımına bırakmıştır. Emperyalist kapitalist sistemle barış içinde bir arada yaşanabileceğine göre, kapitalist bir toplumun şiddete gerek kalmadan sosyalizme geçmesi de mümkün görülmektedir. Bilimsel ve teknolojik devrim bu mantığın dayanakları arasında yer alacaktır, ve zamanla militarist tekellerin teşhiri ile, toplumsal ilerleme ve uzlaşmanın önündeki engellerin kalkacağına inanılmış, çabalar bu yönde yoğunlaştırılmıştır.
Kapitalist olmayan yoldan geçiş tezinin kökeninde ise, tarihsel gelişme içinde, farklı sosyo-ekonomik yapıların bir arada yaşadığı ve sınıfsal güçlerin yeni baştan gruplaşabilecekleri bir ara dönem düşüncesi vardır. Özellikle Afrika’daki anti-sömürgeci hareketlerin sonuca ulaşmaları ve siyasal bağımsızlığı elde etmelerinden sonra başlayacak süreci tanımlama ihtiyacının ürünü olarak doğan bu tez de, ciddi bir yenilgidir. Çağımızda sosyalizmin dışında kapitalist olmayan bir yol olamaz. Tersi her yol, kaçınılmaz biçimde kapitalizme çıkar. SSCB, anlayışı gereği, anti sömürgeciliği siyasal bağımsızlık talebiyle özdeşleştirince, sosyalistlikle hiç bir ilgisi olmayan iktidarları destekleyerek, bu ülkelerin sosyalizme kazanılabileceği yanılgısına düştü ve çoğu kez sosyalist değerlerin o ülke halklarına yabancılaşmasına yol açtı. Mısır, Somali, Etiyopya gibi örnekleri izleyen Afganistan, bu politikanın son ve en trajik örneği oldu.

Sonuç olarak, başlangıcından bugüne SSCB ve proletarya enternasyonalizmi sorununu şöyle özetleyebiliriz:
– Devrimi izleyen ilk yıllarda, herkeste yakın bir dünya devrimi beklentisi vardı ve bütün çabalar bu amaca mal edilmişti. Komintern de bu sürece önderlik edecek dinamik ve disiplinli örgüt olarak düşünülmüştü.
– Süreç içinde yakın bir devrimin olanaksızlığı anlaşılınca, enternasyonalizm anayurdun savunulmasıyla özdeşleşti ve Komintern bu politikanın bir aracına dönüştü. Yapılan hatalara rağmen, uzlaşmazlık esas olmayı sürdürüyordu.
– Stalin’in ölümünden sonra enternasyonalizm, barış içinde bir arada yaşamakla özdeşleştirildi ve devrimci kavga, bu çabaya engel olacağı kaygısıyla reddedilirken, evrimci yollar ağırlık kazandı. Devrimci mücadelenin desteklenmesi, ancak büyük ölçüde kitleselleşmesiyle mümkün olmaktaydı. Onun dışında SBKP’nin müttefiki KP’ler, bulundukları yerlerde sınıflar savaşının yükseltilmesine engel oldular.
– İlerleme ve kapitalist olmayan yol anlayışları, bu reformist yaklaşımların sonucu olarak benimsendi ve reformlar yoluyla kapitalizmin düzeltilebileceğine, yine reformlar yoluyla emperyalizme karşı siyasal bağımsızlık kazanmış burjuva milliyetçi iktidarların sosyalizme kazandırılabileceğine inanıldı. Ancak dünyanın hiç bir yerinde KP’ler barışçıl yollarla ilerleyemedi. Tersine, dinamiklerini baştan yitirdikleri için hızla çözülmeye yüz tuttular. Öte yandan desteklenen burjuva iktidarların tamamı süreç içinde emperyalizmin işbirlikçisi oldu ya da bir süre sonra yerlerini bu tür iktidarlara bıraktı ve bu ülkeler emperyalist kapitalist sistemin parçaları durumuna geldi.

Sistem içi kamplaşmalar
Sosyalist sistemin en önemli sorunlarından birini de sistem içi sorunların ulaştığı boyutlar oluşturmuştur. Özellikle 1980’li yıllara kadar sosyalist sistemin başlıca sorunu, daha doğrusu dünya kamuoyuna yansıyış bağlamında başlıca sorunu, bu kamplaşmalardır. Destalinizasyon ve SBKP 3. Programını izleyen süreç, dünya sol hareketinin daha önceden az çok var olan irade birliğinin büyük ölçüde çökmesine neden oldu. Olay yalnızca SBKP-ÇKP kamplaşmasıyla sınırlı kalmayacak ve çeşitli ülkelerde, bu kampların ikisinde de yer almayan marksizmin bir eylem kılavuzu olarak ele alınması temelinde yükselen hareketler, sol potansiyelin diğer önemli bir kesimini oluşturacaklardı. Sürece Arnavutluk Emek Partisi’nin de katılmasıyla kamplaşma daha fazla çeşitlilik kazandı.
Ancak, 1980’lere gelindiğinde, sosyalizmin gündeminde daha önemli sorunların yer aldığı ortaya çıktı. Bu on yıl içinde, ÇKP ve SBKP arasındaki farklılıklar tümüyle ortadan kalkmamakla birlikte, eski etkisini yitirdi. Örneğin, sosyal emperyalizm tezi popülaritesini yitirdi, dayandığı sanılan temellerin kof olduğu açığa çıktı. Çünkü sosyalizmin sorunlarını dar pratikçi bir yöntemle ele almak ve günlük politikaya tabi kılmak gibi bir karaktere sahipti.
Ancak bu durum, sosyalist sistem içindeki farklılaşmaların ortadan kalktığı anlamına da gelmedi. İleyen süreçte daha büyük bir dağılma yaşandı ve sosyalist ülkeler arası dayanışma, ekonomik ve siyasal eylem birliği, büyük ölçüde askıya alındı. Perestroyka ile başlayan sürecin yol açtığı sonuçlardan birisi de, kendi sorunlarını masaya yatıran ülkelerin çözüm yollarının da birbirlerinden farklılaşması sonucunda, ortak hareketin koşullarının daralmasıdır.
Bir zamanlar, 1980’li yıllarda birlikte komünizme geçileceğine inanan ülkelerin yolları, 1980’li yıllarda ayrıldı. Yolları yeniden birleştirecek neden, ancak yaşanan çalkantıdan sosyalizmi temel alarak çıkacak olanların varlığıdır.
Polonya ve Macaristan, geriye dönüşün ilk örnekleri olmuşlardır ve kapitalizme kapılarını ardına kadar açtılar. Bu ülkeler bir zamanlar kendilerini ileri sosyalist ilan etmişler ve geriye dönüşün koşullarının ortadan kalktığını varsaymışlardı; 1980’li yıllarda komünizme geçecek ülkeler arasındaydılar. Ancak hayat böyle olmadığını açığa çıkardı. . Ama sürece damgasını vuran gerçek, sosyalizmin 1917’den sonra gerçekleşen pratiklerinin çözülmesi ve dağılması, dünya halklarının tamamına yakının bir süre emperyalist kapitalist sistemin her türlü çirkinliği ile başbaşa kalmasıdır.
Çöken, sosyalizm değildir, bu gerçek iyi bilinmeli, bir insanlık prensibi gibi bütün düşünselliklerin zemininde korunmalıdır.Çöken, sosyalizm pratiklerinin, sosyalizm adına yapılan yanlışlıklarda ve daha sonraları ihanetlerde boğulmasıdır.
Şimdi artık devrimcilerin ve dünya halklarının görevleri, sosyalizmin zengin birikimlerinden de aldıkları derslerle, onu yeniden zafer günlerine kavuşturmaktır.

Sosyalist inşa süreci ve zorun rolü
Engels, 1891 yılında, “bir savaş herşeyi değiştirebilir” diyordu. “Eğer savaş patlak verirse, kesin olan tek şey şu olacak: Daha önce benzeri görülmemiş biçimde bütün Avrupa’yı yakıp yıkacak, onbeş-yirmi milyon silahlanmış insan birbirlerini gırtlaklayacak ve bu savaş, ya anında sosyalizmin zaferine yol açacak ya da eski düzenin temellerini öylesine sarsacak ve arkasında öyle bir enkaz yığını bırakacak ki, eski kapitalist toplumun varlığını sürdürmesi, her zamankinden daha saçma görülecektir. Bu durumda sosyalist devrim belki on-onbeş yıl daha gerileyecek ama sadece daha hızlı ve köklü bir zafere ulaşmanın yolu açılacaktır.”
Engels, gözlemlerinden yola çıkarak böyle bir öngörüde bulunmuş, ufuktaki Emperyalistler Arası 1. Paylaşım Savaşı’nı ve bu savaşın karşısında alınması gereken tavrın ne olduğunu yeterince açık biçimde tanımlamıştı. Hayat, Engels’i büyük ölçüde haklı çıkardı. I. Paylaşım Savaşı’nda milyonlarca silahlanmış insan birbirini gırtlakladı, Rusya’da sosyalist devrim gerçekleşti ve izleyen yıllarda Almanya, Macaristan-Bulgaristan, İngiltere, Fransa ve İspanya’da sosyalizmin zaferiyle sonuçlanan devrimler olmasa da, devrimci durumlar yaşandı.
Engels, yeterince uyarıcıydı, ama uluslararası işçi hareketi bu öngörülere gerçeklik kazandıracak, savaş ile başgösteren durumu, sosyalist mücadele lehine kullanacak dinamizmden çok uzaklardaydı. İkinci Enternasyonal, verdiği parlak görüntüye karşılık hantal bir yapıya dönüşmüş, ve giderek artan biçimde reformizmin etkisine girmişti. Savaşı engelleme yolunda mücadele ve bu savaştan sosyalizmi dünya sistemi haline getirerek çıkma yolunda ön hazırlık; yerini teslimiyetçiliğe, uzlaşmacı ve sosyal-şovenist karakterli savaşla birlikte iyice açığa çıkacak sakat bir önderliğe ve çalışma biçimine bırakmıştı.
Oysa, emperyalist güçlerin birbirleriyle topyekûn savaşa tutuştukları ve dünyanın büyük bölümünü bu savaşa ortak ettikleri ortam, dünyayı saran emperyalist zincirin zayıflaması anlamına gelecek, devrimci durumu olgunlaştırmanın koşulları oluşacaktı.
Engels’in öngörülerinden onbir yıl sonra, 1902 yılında, bu kez Lenin bir öngörüde bulundu. Lenin’e göre, Rusya sosyalist devrime sahne olacak ilk ülke olabilirdi. Rusya proletaryası da uluslararası proletaryanın öncüsü olmaya adaydı:
“Rusya bir devrime gebedir. Bu devrim, hazırlanması ve zafere ulaştırılması gereken sosyalist bir devrimdir. Çarlığın düşmesi, sosyalist devrimin önündeki engelleri kaldıracaktır. Çünkü Rusya’nın özgün koşullarında Burjuva Demokratik Devrim, çok kısa bir süre içinde devrime dönüşebilir. Rusya’nın sanayideki gelişmesi, büyük oranda yabancı sermayeye bağlıdır. Ulusal burjuvazinin görece zayıflığının nedeni de budur. İşçi sınıfı sayıca azdır, ama birkaç büyük kentte ve büyük fabrikalarda yoğunlaşması yüzünden büyük bir özgül ağırlığı vardır. O halde bu sınıf öncü bir rol oynayabilir. İşçi sınıfı, çalışkan köylüler ve Çarlığın ezdiği halklarla ittifak halinde, gelecekteki büyük toplumsal değişimleri hazırlamalıdır.”(Ne Yapmalı)
Olayların gidişi Lenin’i doğruladı. Çünkü Rusya emperyalizm sürecinin çelişki ve ilişkilerinin açık bir çatışma alanıydı. Bir yandan batılı emperyalistler tarafından sömürülürken, aynı zamanda bu ülkelerle birlikte dünyanın ekonomik ve siyasal paylaşılmasında rekabet halindeydi. Ardarda gelen savaşlar ülke ekonomisini çökertmiş, Çarlık Otokrasisi büyük ölçüde yıpranmıştı. Yoksul halkın düzenden yana hoşnutsuzluğu giderek artan biçimde yoğunlaşıyor, kitleler yönetilemez duruma geliyorlardı. İşçi sınıfı dinamik bir güç olarak ufuktaki demokratik devrime önderlik edecek ve onu ileriye götürecek yetenek ve kapasiteye sahipti. Bu sınıfın, tarihin en nitelikli partisine ve Lenin gibi uzak görüşlü, ne yapması gerektiğini çok iyi bilen bir öndere sahip olmak gibi büyük bir avantajı vardı.
Öte yandan ülkenin kırsal alanları derin çelişkilere sahne oluyor, geniş bir köylü kitlesini açlık ve yoksulluğa mahkum kılan ilişkilerin aşılması, ancak toplumsal bir devrimle mümkün hale geliyordu. Bu kesim, devrimin gereksineceği kitle temelini oluşturma yolunda işçi sınıfının müttefiki olacaktı. Toplumsal panaromanın önemli bir unsuru da, ülkenin tam bir uluslar ve halklar mozaiğini andıran ulusal dokusuydu.
Devrim, diğer çeşitli etkenlerin de tamamlayıcılığıyla, kitlelerin bir talebi, demokratik hedefleri ilerletmenin ve sosyalist devrime dönüştürmenin bir örneği olarak gerçeklik kazandı. Bu, dünyayı sarsan bir devrimdi ve etkisi bütün bir yüzyılı kaplayacak, insanlığın ilerlemesinin dönüm noktalarından biri olacaktı.
Ekim Devrimi’ni izleyen yıllarda, koşulların ne kadar zorlu olduğu yeterince bilinmektedir. Lenin’in, yürekler acısı dediği bir durumdur bu… Yedi yıl süren kıtlığa, yirmi milyon dolayında insanın ölümüne neden olduğu sanılmaktadır. Savaş kurbanlarının sayısı, (dünya savaşı ve iç savaş) on milyonun üzerindedir. Salgınların boyutunu ise, Lenin’in “ya bit sosyalizmi mağlup edecek, ya da sosyalizm biti” sözleri yeterince açıklamaktadır. Bu dönemde Petrograd’ın nüfusu iki milyondan yediyüzbine düşmüştür. Sanayi üretimi, Birinci Paylaşım Savaşı öncesinin yedide biri oranındadır. Üstüste gelen savaşlar, doğru dürüst işleyen tek bir büyük sanayi işletmesi bile bırakmamıştır. Halkın en temel ihtiyaçlarının karşılanması, günlük hayatın en sıradan sorunlarının çözülmesi bile, büyük çabaları gerektirmektedir.
Lenin’in ifadesiyle iktidarı sürdürmek, ele geçirmekten daha zordur. Devrilen burjuvazi, emperyalist ülkelerle birlikte devrimci iktidara saldırmaktadır. Bu haçlı seferi, yerleşmeye çalışan iktidarı deviremeyecektir ama en azından ülkedeki ekonomik gerilemeyi bir çöküntüye dönüştürecek sonuçlara neden olacaktır.
Sosyalist bir düzeni örgütleyebilmek için, üretici güçleri zaten yeterince gelişmemiş olan ülke, daha da gerilere, çoğu kez “ortaçağ koşulları” olarak tanımlanan bir düzeye düşmüş, sosyalist sistemi inşa çabası, bu köylü toplumunun üzerinde yükselmek zorunda kalmıştır.
Devrimci iktidar, bir yandan bu sorunlara çözüm bulma, sosyalizmi inşa yolunda ilerleme çabalarını proletarya demokrasisi kurallarına uygun yürütmek ve öte yandan da bu “mütevazi devrimci görevler” yerine getirilirken, dünya devrimine gerçeklik kazandırmak yolunda çalışmaları yoğunlaştırmak gibi sorunlarla karşı karşıyadır. İktidarın en büyük beklentisi, ileri kapitalist ülkelerde devrimin bir an önce patlak vermesi ve uluslararası proletaryanın desteğidir.
“Savaş komünizmi”, bu zorlu yıllarda izlenen ekonomi politikasının adıdır. Asıl olarak iç savaş süreciyle özdeşleşmiş olan bu politika, sürecin gereklerinin bir karşılığı durumundaydı. Lenin’in “ilkbaharda bir milyon kişilik bir orduya ihtiyaç duyuyorduk, bu orduyu hazırlamaya karar vermiştik. Şimdi ise, üç milyon kişilik bir orduya ihtiyaç duyuyoruz. Bu orduyu kurmak bizim elimizde ve kuracağız da” sözleri, savaş komünizmi uygulamalarını en temelde açıklar.
Dönem boyunca iktidar yalnızca büyük sanayiyi değil, orta ve küçük çaplı işletmeleri de sıkı biçimde denetimi altında tutmuş, tüketim maddelerinin üretimi vesikaya bağlanmıştı. Köylü, bütün gıda ve ürün fazlalığını devlete devretmek zorunluluğundaydı.
Sözkonusu uygulamalar, ekonominin askerileştirilmesi anlamını taşıyordu ve bu yönüyle, iktidarın yerleşmesi süreci olarak nitelenebilecek iç savaşın gereklerini karşılamaya ancak yetiyordu. İşsizlik oranı yüzde altmışı bulmuş, kentli nüfusun yaklaşık dörtte biri kırlara göçmüştü. Ayni ücretin toplam ücret içindeki payı, 1918’in ikinci yarısında yüzde 27,9 iken, 1921’in ilk üç ayında yüzde 93,7’ye çıkmıştı. Var olan bu sorunlar, parti içinde çözümler arama yolunda gerçekleştirilen tartışmaları yoğunlaştırmıştı.
Troçki, çözüm olarak savaş komünizminin teorik ifadesi diyebileceğimiz görüşler ileri sürüyordu. Buna göre, çalışma komiserliği savaş komiserliğine bağlanmalı, işçilerin çalışmaları, askeri esaslara dayanmalıydı. Devletin, işçileri zorla çalıştırma hakkına, ceza müfrezelerine, çalışma kamplarına sahip olması gerekirdi. Bu militarizasyonun, aynı zamanda işçi ve köylünün örgütlenmesi sorununu çözeceği düşünülüyordu.
Troçki’nin önerdiği politika, askeri bir proletarya diktatörlüğü anlamına gelmekteydi, parti yalnızca öncü değil aynı zamanda devlet mekanizmasının denetleyicisi ve yönlendiricisi olacaktı. Sendikalar ise, işçi sınıfının devlet önündeki temsilciliği olmaktan çıkarılmalı, devletin sınıf içindeki denetleyicileri haline gelmeliydiler. Troçki’ye benzer görüşler savunan Buharin, kaleme aldığı “Geçiş Dönemi Ekonomisi” adlı broşürde, askeri proletarya diktatörlüğünün çerçevesini etraflıca çizmiştir.
Bu “sol” görüşün karşı ucunu oluşturan işçi muhalefeti ise, askeri proletarya diktatörlüğü görüşüne ve sendikalara biçilen role karşı çıkmaktaydı. İkna, tek geçerli ilke olmalıydı. Parti içinde temizlik yapılmalı, küçük burjuva yaklaşımlara karşı önlem alınmalıydı. İşçiler arasında parçalanmayı ve rekabeti körükleyen Taylorculuk türünden çalışma yöntemlerinden uzak durulmalıydı. İşçi sınıfının atomizasyonu ve depolitizasyonu ile sonuçlanacak uygulamalar değil, demokratik temellerde oluşturulan komitelerin sağlayacağı iç disiplin ve üretkenlik tercih edilmeliydi.
Başlangıçta Troçki ve Buharin’e yakın görünen Lenin, bu önerilerin giderek açığa çıkan militarist niteliği karşısında kendi görüşlerini “Yaklaşan Felaket” adlı broşürde açıklayarak, NEP Döneminin perspektiflerini oluşturdu. Lenin’e göre sosyalizm, tekelci devlet kapitalizmini hemen izleyen bir evre, ya da sosyalizm, kapitalist tekel olmaktan çıkmış, halka hizmet eden bir devlet kapitalizmiydi. Rusya’nın üretici güçleri, sosyalizmi örgütleyebilecek durumda değildi. Bir köylü ülkesinde yaşandığı sürece, Rusya’da kapitalizmin komünizmden daha sağlam bir tabanı var demekti. Kırlardaki hayatı kentlerdekiyle dikkatli şekilde karşılaştıran herhangi biri, kapitalizmin henüz kökünün kazınmamış olduğunu, iç düşmanın temelinin, onu yaşatan zeminin henüz çökertilemediğini görebilirdi. Tek yol, üretici güçleri geliştirmenin bir aracı olarak, devlet kapitalizmi uygulamalarına yönelmekti. Böylece kapitalizmin direnci kırılacak, proletarya diktatörlüğü ayakta kalacaktı.
Ancak Lenin’in bu çıkışı, tersi yöndeki görüşlerin bir anda çözülmesi anlamına gelmedi. Önce Buharin’e göre, devlet kapitalizmi kitlelerin bir oligarşi tarafından sömürülmesiydi ve proletarya diktatörlüğü ile devlet kapitalizmi arasındaki benzerlik ancak biçimsel olabilirdi. Gerçekte ise tam bir karşıtlık sözkonusuydu.
Lenin, “sosyalizm ile savaş halinde olan devlet kapitalizmi değildir” diyordu, “hem devlet kapitalizmine hem de sosyalizme karşı mücadele edenler, küçük burjuvazi artı devlet kapitalizmidir. Küçük burjuvazi kapitalist olsun, sosyalist olsun, her türlü devlet müdahalesine karşıdır.”
Lenin’in burada kullandığı anlamıyla devlet kapitalizmi, devletin üretici güçlerin tamamını kendi denetiminde tutması ve tekelci burjuvazinin yararına girişimleri yönlendirmesi biçiminde tanımlanabilecek ve daha önceden açılımını yaptığı tekelci devlet kapitalizmi kavramından farklı özelliklere sahipti. Sosyalizmin inşası, devlet gücünün proletarya tarafından sıkıca denetlenmesi koşuluyla, devlet kapitalizmi yoluyla da olanaklı görünüyordu ve Lenin bu durumu “tırnak içinde devlet kapitalizmi” biçiminde ifade etmekteydi.
Sonraları Troçki’nin de saptayacağı gibi devlet kapitalizminden, kelimenin dar anlamıyla, burjuva devletinin sınai ve diğer girişimleri kendi hesabına idare etmesini ya da burjuva devletinin özel kapitalist girişimleri “düzenleyici” müdahalesini, ve “tırnak içinde devlet kapitalizmi” ile Lenin, proletarya devletinin özel kapitalist girişimler ve ilişkiler üzerindeki denetimini kastetmişti. (Troçki, Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri)
1921 yılında toplanan Onuncu Parti Kongresi’nde alınan kararla; Lenin’in saptamaları doğrultusunda, NEP uygulamaları başladı. Bunlar, savaş komünizminin tersi uygulamalardı. Köylüden ürün fazlasını almanın yerine ayni vergi getirilmişti. (Bu, sonradan nakdi vergiye dönüşecekti.) Böylelikle küçük ve orta köylülüğün refah düzeylerini yükseltebilmesinin koşulları oluşmuştu. Bu niteliği, NEP’e, köylülüğe verilmiş bir ödün görüntüsü kazandırıyordu. Çünkü, üretici güçleri geliştirmenin başlıca yolu, kırlardaki ekonomik potansiyelin, üretim araçları imalatına aktarılmasından geçiyordu.
NEP’le birlikte ekonomik canlanma başladı. Üretici güçler, gelişmeye yüz tutmuş , Lenin’in sosyalist alt yapıyı oluşturmanın önkoşulu saydığı elektrifikasyona gerçeklik kazandırma yolunda ilk adımlar atılmaya başlanmıştır. NEP, başlıca iki amaç taşıyordu: SSCB’nin ekonomik kaynaklarını geliştirmek ve bu gelişmeyi sosyalist kanallara yöneltmek. Lenin, NEP için, “Ciddi olarak ve uzun süre düşünmeliyiz” diyordu.
Ne var ki, bu geri çekilmenin çeşitli sakıncalı yanları da vardı. 1927-28’e gelindiğinde, ortalama gerçek ücret, 1913’e oranla % 90 artmıştı. Herşeyden önce sınai ürünlerinin fiyatları yükselirken, tarım ürünleri fiyatları düşük bir düzeyde kalıyordu. Yani arada ters bir orantı vardı. Makas bunalımı deniyordu buna ve smiçka (işçi-köylü ittifakı)’yı bozma tehlikesini içeriyordu. Çünkü, yüksek fiyatlar nedeniyle, köylü tarım araçları talebine karşılık bulamıyordu. Yani bir arz-talep dengesizliği sözkonusuydu. Köylüler sanayi malları alamadıklarına göre, ürünlerini satmaları için bir neden kalmıyordu. Bu makas bunalımı, tarımda oluşan ekonomik potansiyelin sanayiye aktarılmasının önünde engel durumuna gelmişti. Yatırımlar azalıyor, ihracat düşük düzeyde kalıyor, işsizliğin önü alınamıyordu.
Öte yandan kırsal kesimde verimlilik düşüktü, büyük toprak sahipleri (kulaklar) ve orta köylülük güçlenirken, küçük üretici sarsılmıştı. Oluşturulan serbest ticaret piyasası, Nepman (NEP zengini)’ların işine yaramıştı. Köylü, elde ettiği ürünü, devlete satmak yerine Nepman’lara satmayı ya da stoklamayı tercih ediyordu. 1926 yılında ticari örgütlerle satış mağazalarının %80’i özel girişimcilerin elindeydi. Geçen yıllar özellikle tahıl spekülasyonunu yoğunlaştırdı, kulaklarla yoksul köylülük arasındaki çelişki derinleşti. Köylülüğün kentlere doğu giderek büyüyen göçü, onların istihdamı sorununu getiriyor, sanayi istenilen düzeyde gelişmediği için, sözkonusu durum geçen yıllar içinde daha fazla önem kazanıyordu. 1927 yılında vergi oranlarının arttırılması ve toprak alım-satımının yasaklanması da yeterli bir çözüm olmadı.

Kollektivizasyon, Sanayiileşme Ve Zor
Gelişmeler, parti içinde alternatif politika tartışmalarına koşut gitmekteydi. Troçki, daha 1923 yılında hızlandırılmış bir sanayileşmeyi savunmuştu. Ardından sol muhalefetin önemli teorisyeni Preobrajenski, 1924 yılında, ünlü “Yeni Ekonomi” kitabını yazdı. Preobrajenski, yazdıklarıyla, kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinin başlıca özelliklerini öngörmüş, planlı ekonomi ile değer yasası arasındaki çelişkiyi, gün ışığına çıkarmıştı. “Sosyalist İlk Birikim” tezi de ona aittir.
“Sosyalist ilk birikim, tamamen ya da kısmen devlet ekonomisi kompleksi dışındaki kaynakların, devlet elinde birikmesi demektir. Bu birikim, devlet ekonomisinin teknik ve bilimsel yönlerden yepyeni bir biçimde kuruluşunun başlayacağı ve bu ekonominin sonunda kapitalizme karşı ekonomik yönden tam bir üstünlük sağlayacağı günün bir an önce gelmesini çok büyük ölçüde kolaylaştırarak, geri kalmış bir köylü ekonomisinde son derece önemli bir rol oynayacaktır.” (Preobrajenski, Sosyalist Siyasal Düşünüş Tarihi, Mete Tunçay)
Bu ilk birikim, hızlı bir sanayileşme yolunda değerlendirilmeliydi. Sosyalist devletin görevi, küçük burjuva üreticilerinden daha az almak değil, ülkenin sanayileşmesi ve tarımın yoğunlaştırılması sayesinde büyüyen gelirlerden daha çok almaktı. Bunun smiçkayı zedeleyeceği de doğru değildi. Preobrajenski , “Sanayileşme, hem tarım kesiminin ülkenin toplam üretimi içindeki payının artması hem de bu kesimde çalışan işçi sınıfının gelişmesi anlamına gelir” diyordu. Böylece devlet sektörünün özel sektör karşısında güçlenmesi ve üretim araçları sanayinin gelişmesi sağlanabilecekti.
Sağ kanat ise, tam karşıt yönde görüşler savunuyordu. Devrimi izleyen yıllarda sol görüşlerin sözcüsü olan Buharin, bu kez sağ kanadın liderliğini üstlenmişti:
“Ağır sanayiye maksimum yatırım yapılmasını isteyen formül tam doğru değil, hatta bütünüyle hatalıdır. Esas olarak ağır sanayinin geliştirilmesi üzerinde durulurken, bunu hafif sanayinin gelişmesi ile birleştirmeliyiz. Hafif sanayide sermaye devri daha hızlıdır ve kâr daha çabuk elde edilir, tahsis edilen gider daha kısa zamanda geri ödenir.”(Buharin, aynı eser)
Sağ kanada göre, ağır sanayileşme smiçkayı bozacak, kırlardaki üretim artışını durduracaktı. Rikov, tarım kesimindeki kapitalist gelişmenin önündeki engelleri kaldırma çağrısında bulundu. Buharin, “işgüçlerini satmak zorunda bulunan küçük köylüyü ve gündelikçileri ilgilendiren bir dizi kısıtlamayı artık bertaraf etmek zorundayız” diyordu. “Hangi tabakadan olursa olsunlar, toplu olarak köylülüğe şu çağrıyı yapmalıyız: Zenginleşin! Birleşin! Çiftliklerinizi geliştirin!”
Stalin ve parti merkezinin görüşleri ise, tartışma süreci içinde biçimlendi. Sanayileşmenin zorunluluğu kabul edilmekle birlikte, bu sürecin smiçkayı bozacağı kaygısı engelleyici olmaktaydı. Sanayileşme yolunda başarı, tüketimle ara malları sanayinin gelişmesini kısmak pahasına, oluşturulan kaynakların büyük bölümünün ağır sanayiye aktarılmasını gerektirmekteydi. Diğer bir deyişle, tarımsal üretim sanayileşmenin aracı olarak kullanılacaktı. Ancak, küçük üretimin yaygınlığı böyle bir girişimin yaratacağı sonuçları engelliyordu.
Stalin, 1928’de, kırsal alanda önem kazanan sağcı yönelime dikkat çekmiş ve “kapitalizmin köklerini henüz kurutamadık” demişti. Yine aynı yıl, sanayide büyüme hızının düşmesinin, işçi sınıfının güçsüzleşmesi anlamına geleceğini belirtmişti. Burada kastedilen, kuşkusuz yalnızca ekonomik zayıflık değil, aynı zamanda siyasal iktidarın da zayıflayabileceği endişesiydi. Buharin ve çevresindekilerin görüşleri, bu yolda bir başlangıç olsa da önemli bir göstergeydi.
Stalin’in amacı, tek ülkede sosyalizm tartışmaları sonucu tasfiye edilen sol muhalefetin ardından, sağ kanadı da tasfiye etmek ve kollektivizasyonu başlatmaktı. Çünkü artık, kollektivizasyonu başlatmak için gerekli koşullar olgunlaşmış sayılırdı. İhtiyaç duyulan kitle temeli yeterince sağlanmış, içerdiği çeşitli olumsuzluklara rağmen, NEP dönemi, üretici güçlerin asgari düzeyde gelişmesi, sanayi tesislerinin işletmeye açılması, elektirifikasyon, açlık ve halkın günlük sorunlarının asgari düzeylerde de olsa çözümünü sağlamıştı. Sosyalist bir alt yapıyı oluşturmanın ve ilk adım olarak kollektivizasyonu başlatmanın yolu açılmıştı.
Başlıca engel, böyle zorlu bir sürecin bağışlatılmasının bin engeli olarak, parti içi saflaşmada sağ kanadı oluşturanların durumuydu. Buharin, “kurtuluşumuz köylülükle bir uzlaşmaya varmamıza bağlıdır. Bunu gerçekleştirmek mümkündür ve bu sayede batıdaki devrim çok gecikse bile durumumuzu korumamız mümkün olacaktır” diyordu. Yani NEP’in sona erdirilmesi bir yana, genişletilerek sürdürülmesinin doğru olduğuna inanıyorlardı ve parti üst düzeyinde oldukça güçlüydüler. Bu kanadın da 1929’da parti yönetiminden uzaklaştırılmasıyla, parti, iç çatışmalardan büyük ölçüde arınmış olarak kollektivizasyonu başlattı.
İlk beş yıllık plan, dünyada daha önceden rastlanılmayan boyutlarda bir sanayileşmeyi öngörmekteydi. Stalin, “İleri ülkelerin elli-yüz yıl gerisindeyiz. Bu mesafeyi on yılda kapamak zorundayız. Ya bunu başaracağız, ya da yok olup gideceğiz” diyordu. Ulusal gelirin üçte biri sanayi yatırımlarına ayrılmıştı. Bu oran, Çarlık Rusya’sındaki yatırım miktarının iki buçuk katı, aynı dönem İngiltere’sinin yatırım miktarının iki katıydı. Bütün yatırımların üçte ikisi sanayiye ayrılmıştı. Dünya savaşının yaklaştığı dönemde bu oran, % 86’ya ulaşacaktı. (P. Baran, Büyümenin Ekonomi Politiği)
SSCB’de, İkinci Dünya Savaşı dönemi dışında kalan sanayileşme yıllarında toplam sanayi üretiminin artış hızı, yılda ortalama %18, toplam ulusal üretim (gelir) artış hızı da % 18 olmuştu. Böyle bir hız, ulusal üretimin, her beş yılda bir, iki katına ulaşması anlamına gelir. Kapitalist dünyanın en parlak dönemlerinde elde edilen üretim artış hızlarının iki katına yakın bir gelişmedir bu…
SSCB’nin, her defasında plan hedeflerini fersah fersah geride bırakan atılımı hiç kuşkusuz, partinin saptadığı hedefleri proletaryaya mal edebilmesinin, perspektifini maddi güce dönüştürebilmesinin bir sonucudur. SBKP ve Stalin, kollektivizasyon ve sanayileşme sürecine önderlikleriyle, tarihin en büyük atılımlarından birine, kitlelerin sahip oldukları gücün boyutlarını açığa çıkaran önemli bir örneğe damgalarını vurmuşlardır.
Kollektivizasyon ve sanayileşme atılımı daha baştan itibaren eleştirilmiş ve özellikle “destalinizasyon”la birlikte bu eleştiriler yoğunlaşmış, Stalin’e yönelik değerlendirmelerde en fazla kullanılan argümanlardan biri olmuştur. Eleştirilerde genellikle kollektivizasyon ve sanayileşme doğru bulunulmakla birlikte, bunun yürütülüş biçimine yönelinmektedir. Gerçekten de kollektivizasyon boyunca ülke adeta bir iç savaşa sahne olmuş, çok sayıda insan ölmüştür.
Birçoklarına göre, Stalin’in en büyük hatası kollektivizasyon ve sanayileşmeyi geç başlatmasıdır. Troçki ve Preobrajenski’nin önerdikleri dönem bu düşünceye karşı çıkan Stalin, gecikince bu kez hızlı ve aceleci davranmak zorunda kalmış, böylece sonuç başarılı olsa da şiddet kullanılmış, smiçka bozulmuş, milyonlarca insan ölmüştür. Preobrajenski, 1924’te; “Bu geçiş sürecini olabildiği kadar çabuk bitirmeliyiz, ilk birikim yasasının demir pençesi altındayız” demiş ve hayatın kendisini haklı çıkaracağını, başta Buharin olmak üzere karşı çıkanların yüzlerinin kızaracağını vurgulamıştı. “Eşitsiz değişim politikası, eğer üretim maliyetleri daha hızlı olarak azaltılabilirse, fiyat düşürücü politika ile birlikte kullanılabilir”di. “Böylece zorun kullanımına gerek kalmayacak”tı. (Sosyalist Siyasal Düşünüş Tarihi)
Ancak Stalin’in zamanında uygulamaya geçmemesi, sorunun boyutlarını değiştirmiş ve “zor” gündeme gelmişti. Troçkist çizginin günümüzdeki önderlerinden Mandel şöyle diyor:
“Stalin hizbinin SSCB’de yaptığı vahim hata hem tarımın adım adım kollektivizasyonunu, hem de sanayinin, tarımın kollektivizasyonu için vazgeçilmez olan mekanizasyonunu yaratacak olan hızlandırılmasını ertelemek olmuştur. Kulak tehdidine karşı alınan tedbir, hem aceleci biçimde hem de telaş içinde alındı. Çünkü tehlike öngörülememişti. Geliştirilen bu hareket, zorla kollektivizasyon biçimini aldı. O anda var olan traktör ve tarım araçları, kollektivizasyon için yeterli değildi. Bu durum, otuz yıllık Stalinist tarım politikasının vahim sonuçlarının kaynağı oldu.”(Mandel, Sosyalizme Geçiş)
Bu sözlerdeki mantık, tarihi olayların yeniden kurgulanması, böylece de tarihi olgunun çarpıtılmasının mantığıdır. Olayları koşulları içinde eleştirmek yerine, baştan saptanmış bir yargıya uygun sonuç çıkarmaya dayanan bir eklektisizm vardır. Troçki’ye yakın olan tarihçi Deutscher’in sözleri de bu kurgucu yaklaşımın bir başka örneğidir:
“Eğer kollektif çiftlikler gerekli alet edevatla donatılmış olsaydı, eğer bu çiftliklere devlet kredisi ve teknik danışmanlık sağlanmış olsaydı, kollektif çiftliklerde yaşayan köylülerin yaşam koşulları daha iyi olurdu. O zaman da orta köylülük bu deneyime katılmaya ikna edilebilinirdi”
Eleştiri, diğer çevrelerde de farklı nedenlere dayanarak sürmektedir. SBKP’nin son döneminin ideologları ve bunların diğer ülkelerdeki versiyonları, kollektivizasyonun erken başlatıldığını söylemekte ve dönemin doğruları ifade eden adı olarak, Buharin gösterilmektedir.
Örneğin Gorbaçov’a göre, devrimden sonra parti, köylülüğün bir sınıf olarak radikal biçimde değiştiğini tam olarak görememişti. Bunun sonucu olarak çalışan köylülüğün çıkarlarına dikkat gösteren anlayışta tavır eksikliği vardı ve buna Lenin de dahildi. Çünkü, “ana unsur, orta köylüydü. Devrimden aldığı toprağı işleyen bir çiftçi olarak kendisini ortaya koymuştu. Yani bir temel müttefik, pratik olarak da yaşamının giderek daha iyiye doğru gittiğine inanmıştı.”(Gorbaçov, Ekim ve Pereistroika)
Kollektivizasyon öncesindeki köylülüğün böyle gerçeğe uymayan biçimde değerlendirilmesi, kuşkusuz perestroikanın meta üretimini teşvik eden uygulamalarına meşru temel oluşturma çabasından kaynaklanmaktadır. Lenin çok açık biçimde, küçük üreticiliği kapitalizmin gelişim yatağı olarak tanımlamıştı ve kollektivizasyon öncesi durum bu yaklaşımı doğrulamaktadır. Orta köylülüğün iktidarın müttefiki olması bir yana, mülkünü korumaya dirençli, geliştiği oranda sistem için tehlikeli olan özellikleri ağır basıyordu. Örneğin, 1927 yılında tahıl üretimindeki payları ancak %1,7 olan solhoz ve kolhozların, pazarlanan tarım içindeki payları %17,2’yi buluyordu. Çünkü üretim içindeki payları %85,3 olan orta ve küçük köylülüğün pazar içindeki payı ancak %15,2’ydi.Bu rakamlar, spekülasyonun boyutlarını açığa çıkarmaktadır. Orta ve küçük köylülük, ürünlerini pazarlamak yerine, spekülasyonu ve stokçuluğu tercih etmekte, devlete değil Nepmanlara satmaktadır.
Gorbaçov’a göre:“Eğer, nesnel iktisadi yasalara daha fazla önem verilseydi (…) eğer genel olarak, bu muazzam çalışan köylü kitlesine karşı tavır (…) daha mantıklı olsaydı, eğer, kulağa ve köy zenginine karşı, orta köylülükle ittifak daha tutarlı bir çizgide geliştirilseydi, o zaman kollektifleştirmeyi yürütürken meydana gelen bütün o aşırılıklar olmazdı.”(a.g.y.)
Tarihi olguları yeniden kurgulama yoluyla değerlendirmek belki zor değil, ama ortaya çıkan yargı, olguların gücü karşısında kalıcı olma şansını bulamaz. Geçmişi koşulları içinde değerlendirmeye çalışmak elbette geçmişi hatalarıyla birlikte savunmak anlamına gelmemektedir. O geçmişin yol açtığı sonuçlar hareket noktası alınacak ve geçmiş, üzerinde yükseldiği koşullardan yalıtılmadan yargılanacaktır. Hatalar ancak böyle bir yaklaşımla açığa çıkar. Troçkistlerin, kollektivizasyonu geç bulmaları da, Gorbaçov’un sert ve erken bulması da, aynı kurguculuğun, yani baştan saptanmış amaca uygun olarak, tarihi olguların ayıklanmasının örnekleridir.
Kollektivizasyonun çeşitli hataları olduğu ve zorun aşırı kullanımını içerdiği doğrudur. Ama bu, köylülüğe yapılmış bir haksızlık ya da gecikme değil, köylülüğün tutucu ve heterojen niteliğinden kaynaklanan direncinin ve partinin proletarya demokrasisine yaklaşımındaki çarpıklığın bir sonucu olmuştur. Kollektivizasyon aynı sonuca daha az kayıpla da ulaşabilirdi. Ne var ki yaşanan an içinde dikkate alınmayan, gözden kaçırılan detayların tamamlayıcılığı, yürütmenin kararname ve buyrultularla sürdürülmesi gibi nedenler faturayı ağırlaştırdı.
Stalin’i Pereobrajenski’nin önerilerinden beş yıl sonra harekete geçiren neden, varsayıldığı gibi, önce Buharin’e yaslanarak sol muhalefeti, ardından da Buharin’i tasfiye etmek ve nihayet iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra harekete geçmek olamaz. Bu elbette bir etkendir. Ama sözkonusu saflaşmaların kökenlerinde yatan nedenler, bizi sonuçta, başladığımız yere götürür. Bu insanlar, temelde sosyalizmin inşaası sorununa yaklaşımlarının bir sonucu olarak farklılıklara düşmüşlerdi. Tek ülkede sosyalizm, askeri proletarya diktatörlüğü, kollektivizasyon, sanayileşme, planlama gibi sorunlara verilen karşılıklar, sağ, sol ve merkez hiziplerini oluşturmuştu. Dolayısıyla kendi politikasının haklılığına inanan parti merkezinin, programını yürütmesinin önünde engel olarak duran kanatları etkisizleştirmesi, dönemin koşullarına uygun düşen tek yoldur ve bu süreç, yani parti içi saflaşmalar ve tasfiyeler, baştan planlanmış bir süreç değil, koşulların ve sorunların zorlayıcılığı ile olayların gidişi içinde oluşmuş, iktidarın yerleşmesi ve kurumlaşması çabasına koşut bir nitelik taşımıştır.
Stalin önderliğini kollektivizasyon için 1929’a kadar bekleten ancak iki neden düşünülebilir. İlki bu konuda perspektifin net olmayışıdır. Gerçekten de, özellikle Preobrajenski’nin tezlerine yaklaşımlarından ve dönemin diğer çeşitli sorunlarını çözmek için yaptıklarından hareketle, Parti merkezinin bu konuda net bir perspektife sahip olmadığı, bu perspektifin zamanla, koşulların diğer seçenekleri olanaksızlaştırmasıyla kollektivizasyonu başlatma zamanının geldiğine inandıkları sonucu çıkabilir.
Ne var ki, bu büyük ölçüde somut dayanaklardan yoksun bir görüş olur. Çünkü objektif verilerin ortaya koyduğu sonuç, partiyi harekete geçmekten alıkoyan nedenin, üretici güçleri geliştirme çabası olduğudur. Çünkü kollektivizasyon, bu yönde asgari düzeyde de olsa bir yeterliliği gerektirir.
Bunun sağlanması da 1929’u bulmuştur. Sözkonusu döneme kadar net bir politikanın, yani zamanlama bağlamında mutlak bir belirlemenin olmaması da, bu noktada önemli olmaktan çıkar. Çünkü başlangıçta net görüşler olmasa da, parti, kollektivizasyonu başlatabilmenin objektif koşullarının oluştuğu döneme, politikasını da netleştirerek girmiştir.
Preobrajenski, “Yeni Ekonomi”yi kaleme aldığında, henüz NEP politikalarının iki yıllık bir geçmişi vardı. Sürecin yönelimi belirmekle birlikte, NEP gibi bir geri çekilmeyi zorunlu kılan nedenler aşılmamış, üretici güçler, daha değişik bir ekonomik politikayı mümkün kılacak düzeyde gelişmemişti. Yani, NEP perspektifi içinde saptanan amaçlara ulaşılamamıştı.
1929 yılında başlatılan hamle, NEP boyunca sürdürülen elektirifikasyonun üzerinde yükseldi. Oysa 1923-24 yıllarında, ülke elektrifikasyonun daha başlarındaydı. Öte yandan kollektivizasyonun ön koşullarından biri, solhoz ve kolhozların gereksindiği tarım aletlerinin mekanizasyonunun minimum düzeyde çözümü, ancak 1929’a gelindiğinde tamamlanabilmişti. Erken bir çözüm smiçkayı bozacak ve parti bir sarsıntıyla karşılaşacaktı. 1923’de, Parti, kollektivizasyon gibi geniş çaplı bir girişimin gereksineceği kitle temelini bulmakta güçlük çekebilirdi. Açlıktan, kırımlardan milyonlarca insanın öldüğü bir ülkede başlıca görev, ilk elde bu sorunun çözümüydü. İç savaşı izleyecek ikinci bir iç savaş, altından kalkılamayacak bir bedeli mutlaka doğuracaktı. Bu etkenlerin bir sonucu olarak, üretici güçlerin gelişmesi ve kollektivizasyon için koşulların olgunlaşması beklendi. Troçkistlerin paternalizmi için bunlar elbette anlaşılmaz olmaktadır.
Stalin’i ve SBKP’ni erken harekete geçmekten alıkoyan nedenler kısaca bunlardı. Kollektivizasyonun yaygın biçimde kullandığı zor unsurunu değerlendirebilmek, köylülüğün toprağa bağlı ve heterojen karakterini kavrayabilmekle büyük ölçüde bağlantılıdır. Buna Rus köylüsünün niteliklerini de eklemek gerekir. Tarihi boyunca toprağını mülk edinme olanağını pek bulamamış olan Rus köylüsü için, mülkiyet özellikle cazipti. Bolşeviklerin köylülüğü kazanmalarında, toprak reformu sloganının payı büyüktür. Smiçkanın temelinde yatan olgulardan birisi de buydu.
Ancak bugüne kadar yaşananların açığa çıkardığı bir gerçek olarak, toprak reformu hiçbir uygulamada köylü kitlelerini eşit düzeyde tutmaya yetmemiştir. Reformu izleyen dönem, aynı zamanda köylülüğün farklılaşrma eğilimini açığa çıkarmış, arazi alışverişi ve merkezileşme hızlanmıştır. NEP dönemi boyunca bu yaşanmış ve toprak alımının yasaklanması da bir çözüm olmamıştır.
Öte yandan, yine NEP döneminin açığa çıkardığı bir gerçek de; eşitsiz değişim politikasının kollektivizasyon için olmadığıdır. Preobrajenski, kollektivizasyon programının temeline bunu almış ve bu yolla zorun gerekli olmadığını düşünmüştü. Ama makas bunalımı olarak adlandırılan ve sanayi ürünlerinin pahalılığı ile tarım ürünlerinin ucuzluğu biçiminde kendisini gösteren eşitsiz değişim, hem üretimi hızlandıramamış ve hem de düşük bir fiyat mekanizması oluşmamıştı. Başlangıçta sanayi ürünlerinin fiyatları düşürülmüş, vergiler indirilmişti. Bunlar köylülüğe verilmiş tavizlerdi. Ancak ne bu, ne de sonradan tarım ürünleri fiyatlarının düşük tutulması, Preobrajenski’yi doğrulamadı. Köylü bu kez ürünleri stokluyor ve spekülatif bir piyasa oluşuyordu.
Partinin çabaları ve açtığı kampanyalar, orta ve küçük köylülüğü kollektivizasyona ikna etmeye yetmemişti. Köylü mülkünü korumakta dirençliydi. Lenin’in 1919’da söyledikleri yeterince açıklayıcıdır:
“Proletarya devrimden yana, burjuvazi ise devrime karşı. Bu iki sınıf arasındaki ilişkileri belirlemek kolay. Ancak küçük köylülüğün oluşturduğu sınıf kaypaktır. Küçük köylü, kısmen mülk sahibidir, kısmen de çalışan sınıftandır. Öteki çalışanları sömürmez. Yıllar boyunca küçük köylü büyük güçlüklerle konumunu korumuş, kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin sömürüsünden yakınmış ve herşeye dayanmıştır. Gene de mülk sahibidir. Öyleyse bu kaypak sınıfa karşı tutum belirlememiz çok güç olacaktır.” (Lenin, Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı)
Kulakların ve Nepmanların giderek güçlendikleri koşullarda, büyük tehlikedir bu. Kapitalizm gücünü onlardan almaktadır. “Ne yazık ki, dünyada hala çok, pek çok miktarda küçük üretim vardır. Oysa küçük üretim durmadan, hergün, her saat kendiliğinden ve geniş ölçülerde kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurmaktadır.” (Lenin, a.g.y.)
Rusya, bir küçük üreticiler ülkesi olmaktan kurtulamadıkça, sosyalizmin inşaası olanaksızdır. Bu, kapitalizmin sosyalizmden daha sağlam bir zemine sahip olmasını getirmektedir. “İç düşman, küçük işletmelerde tutunmaktadır.” Onun üstesinden gelmenin tek yolu, ülkenin ekonomisini, tarım da dahil olmak üzere yeni bir teknik temele, modern büyük üretimin teknik temeline oturtmaktır. “Yoksa ülke bir küçük üreticiler ülkesi” olarak kalacak ve süreç , kapitalizmi egemen kılacaktır. Küçük üreticiliğin dirençli karakteri ise, “zor”u kollektivizasyonun bir parçası, etkin bir unsuru yapacaktır.
Devrimden sonra, büyük toprak sahiplerinin tasfiyesi ve toprağın köylüye eşit olarak dağıtılması, zaten toprağa bağlı tutucu bir sınıf olan köylülüğe, mülk sahibi olarak sosyalizmle çelişen bir karakter kazandırmıştı. Gerçi köylülük, eşit toprak dağıtımı nedeniyle iktidarı desteklemiş ve iç savaşın kazanılmasında bu desteğin büyük payı olmuştu. Ama NEP dönemi boyunca köylü kitleleri arasında sınıfsal farklılaşmaların derinleşmesi ve kulakların iktidarla çatışmayı göze alabilecek bir güce ulaşmaları, rahatsız edici boyutlar kazanmıştı. Sanayi-tarım ilişkisinin niteliği, bir bütün olarak tarımın kollektivizasyonu ve planlı sanayi için gereken birikimin ancak sağlanabilecek olması gibi nedenlerle birleşince, kulakların tasfiyesi ve bu yolda “zor”un kullanılması gecikmişti.
Dolayısıyla, kollektivizasyona kulaklar oldukça güçlenmiş olarak girecek ve bu da sürece zorlu bir nitelik kazandıracaktı. Nitekim kollektivizasyon süreci, birçok kaynakta bir iç savaş olarak geçer. Sürecin bağışlamayan niteliği, sık sık ikna ilkesinin yerine “zor” unsurunu gündeme getirmiştir. Önemi ve sonuçları gözetildiğinde diyebiliriz ki; devrimi izleyen iç savaş, partinin siyasal hakimiyetini ülkeye yerleştirmesini ve kollektivizasyon ile onu izleyen sanayileşme süreçleri de, bu siyasal iktidarın, üretici güçlerin asgari yeterliliğinin sağlanmasına bağlı olarak, sosyalizmin gereksindiği ekonomik alt yapının en temelde inşa edilmesini içermiştir.
Ayrıca, gerek kollektivizasyonun ve gerekse sanayileşmenin, kitle desteği olmadan başarıldığı söylenemez. Bu, herşeyden önce bu çapta girişimlerin niteliği ve özellikleri açısından saçma olur. Bugün, Stalin’e yönelik eleştiriler arasında önemli yer tutan kollektivizasyonun yürütülüş biçimi, o dönem işçi sınıfının geniş çaplı desteğine sahip olmuştu. Kıtlık çekilen bir ülkede, kapitalizmi geliştirmeye uygun bir zemin olan küçük üreticilerin yaşaması ve spekülasyon, özellikle kentlerde büyük tepkiye yol açıyordu. Parti, önderliğinin başlattığı hareketi, büyük çoğunlukla onayladı. Kollektivizasyonun başlangıcında Kalinin’in söyledikleri oldukça aydınlatıcıdır:
“Politbüro, parti MK ve OGPU’nun uzun süredir köylülüğe karşı sert önlemler alınması gerektiğini söylemelerine rağmen ben sürekli beklemeyi ve kesin bir tutum almaktan kaçınmayı savunuyorum. Ancak bugün bu kararsız tutumun doğru olmadığı sonucuna varmış bulunuyorum. Benim sürekli tavsiye ettiğim hoşgörü ve sabır, köylülüğün pasif direnişi karşısında artık bütün geçerliliğini yitirmiştir. Bu nedenle ve özellikle yoğunlaşan krizi dikkate alarak, bugüne kadar savunduğum görüşleri terkediyor ve politbüronun görüşlerine katılıyorum.”
Partinin 1924 yılında 472. 000 olan üye sayısı, 1926 yılında 1 milyon 305 bine, 1932 yılında 3 milyon 605 bine yükselmişti. Bu üyeler arasında işçi oranı, 1926’da %56,8’e, 1930’da %65’e çıkmıştı. Kollektivizasyon ve sanayileşme, bu güce dayanarak, bu gücün kullanımıyla başarıya ulaştı. Parti merkezi ve Stalin, sorunları kitleye maletme ve kitleyi bu sorunlar çerçevesinde mücadeleye seferber etmede büyük başarı gösteriyordu. Sol ve sağ kanatların tasfiyelerinde de başlıca dayanak bu güçtü. Örneğin sol kanadın tasfiye edildiği 12. Kongrede, Troçki, Zinoviyev ve Kamaniev’in birleşik muhalefetleriyle, oy oranı ancak %0,5 olmuştu.
Stalin’e yönelik eleştirilerde sık sık vurgulanan bir sav vardı. Buna göre Stalin, yeterli ölçüler aramadan parti üye sayısını artırarak, muhalefete karşı koz olarak kullanmıştır. Gerçekte ise, parti üye sayısının bu tür iddiaları yadsıyan özellikleri vardır.
1929 yılında yapılan ve üçyüz seksen ikibin sanayi işçisini kapsayan bir araştırmaya göre, bu işçilerin %50,7’si Ekim Devrimi’nden önce (hatta %21,3’ü 1905 Devriminden önce) üretim sürecine katılmışlardı.
Yani bilinçsiz bir işçi kitlesi değil, mücadele geleneği içinde yetişmiş, partinin sorunlarını sahiplenebilecek ve kırla bağları ortadan kalkmış bir işçi kitlesi sözkonusuydu. Stalin’in iktidar sahibi olarak parti içi çatışmalarda kendi yararına sonuçlar verecek düzenlemeler yaptığı, kendisiyle birlikte hareket edecek unsurları kilit noktalara getirdiği doğrudur. Ancak, buradan, bilinçsiz bir kitlenin partiye doldurulduğu sonucuna varılamaz. Stalin her zaman, diğer Bolşevik önderlere oranla kadrolara daha yakın olmuş, yüklendiği görevler gereği partinin yerel kadro ve örgütlerini yakından tanımış, genel sekreterlik görevi ona bu bağlamda geniş bir hareket olanağı tanımıştı. Bu noktada kimse önemli görevlere muhaliflerini, rakiplerini getirmez. Kaldı ki muhalif gruplar, eski Bolşevik kuşak içindeki etkilerine ve geniş hareket alanlarına karşılık, belli merkezlerin dışında etkili olamamışlardı. Sessiz çoğunluk her zaman merkezin yanındaydı ve parti merkezi de, sorunlarına onları ortak etmede başarılıydı.
Partinin denetimindeki bilinçli ve deneyimli kitle, kollektivizasyon ve sanayileşme atılımları boyunca Stalin’in yanında oldu. Bu, onu başarılı yapan gerçek güçtü. Kollektivizasyon, daha başlamadan önce özellikle işçi sınıfı ve partinin çoğunluğu için güçlü bir talep durumuna gelmişti. Parti, işçiye, topraksız köylü kitlelerine dayanarak, arama, el koyma, mülksüzleştirme gibi ekonomi-dışı zor yöntemleriyle sonuca ulaştı. Köylünün bu yöntemlere gerek kalmadan, gönüllü biçimde mülkünden vazgeçerek kollektif çiftliklere katılmasını beklemek ve bu yapılmadığı için eleştirmek, eğer aşırı bir subjektivizm yoksa, ham bir ütopyacılıktan başka birşey olamaz.
Geçiş sürecinde “zor”un rolüne ilişkin tutarlı yaklaşımlardan birinin sahibi de Buharin’dir. Buharin, sağ kanadın liderliğini üstlenmediği dönemde, 1920’de şunları söylemişti:
“Bir üretim yapısının yerini bir başkasına bıraktığı geçiş döneminde, bu geçişin ebeliğini devrimci şiddet yapar. Bu devrimci şiddet, toplumun gelişmesinin önündeki engelleri, yani geçmişe karşı devrimci bir faktör haline gelmiş olan yoğunlaşmış şiddeti, eski devleti ve eski üretim ilişkileri modelini yok etmek zorundadır. Diğer yandan devrimci şiddet, yeni bir yoğunlaşmış şiddet, toplumun iktisadi yapısını değiştirerek iktisadi hayatın alt-üst olmasının aracı olarak, yeni sınıfın devletini yaratarak, yeni üretim ilişkilerinin oluşmasına aktif olarak katkıda bulunmalıdır.”(Buharin, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’den)
Buharin’e göre, toplumsal şiddet ve zor unsurunun ekonomiyle iki yönlü ilişkisi vardır. Zor unsuru, öncelikle ekonominin bir işlevidir ama ikinci olarak, o da ekonomiyi etkiler. Bu etki ise, iki biçimde görülebilir, ya objektif olarak, gelişen ekonomik ilişkiler doğrultusunda hareket edebilir ki burada zor toplumsal ihtiyaca karşılık verir, ekonomik gelişmeyi hızlandırır ve ilerici bir rol oynar. Ya da zor tersi yönde, ekonomik evrime karşı bir pranga yerine kullanılır ki böyle bir durumda da, yerini “zor”un ilerici biçimine bırakmak durumundadır.
“Karşımızda işçi sınıfının çeşitli kategorilerinin” hayat tarzlarından ve toplumsal bilinçliliklerinden de oluşan oldukça “alaca bir resim var” der, Buharin. Çünkü proletaryanın sınıf olarak iktidarı, bu sınıfın her üyesinin ideal bir ortalamayı temsil ettiği tutarlı bir bütünün varolduğu anlamına gelmemektedir. Proletarya öncüsü, aktif olarak diğerlerini peşinden sürükler ve gelişme süreci içinde öncü ile diğer geniş kesim arasında kesin bir ayrım çizgisi de yoktur. Tersine ileri kesime sürekli biçimde yeni güçler katılır. Proletaryayı sınıf yapan onun içsel kaynaşma sürecidir ve onu oluşturan gruplar arasında kapitalizm tarafından tamamen yozlaştırılmış olanlar da vardır. İşçi sınıfının geniş katmanları bile meta dünyasının damgasını taşır.
Dolayısıyla, zorlayıcı disiplin asla kaçınamayacağımız birşeydir ve iç disiplin ne kadar gönülsüzse, yani proletaryanın belli bir kesim ya da grubu ne kadar az devrimcileştirilmişse, disiplinin zorlayıcı niteliği o kadar güçlü biçimde hissedilir. Devrimin partisi, komünist parti şeklinde örgütlenmiş olan proletaryanın öncüsü ile, kendi saflarında böylesi zorlayıcı bir öz disiplin kurar. Bu, öncünün çeşitli bileşkeleri tarafından az çok hissedilir, çünkü söz konusu zorlayıcı disiplin, onların en derin eğilimlerine denk düşer ama yine de ortadadır. Ancak başka bir güç tarafından yerleştirilmemiştir. Herkesin herkes üzerindeki bağlayıcı iradesinin ifadesidir.”(Buharin)
Buharin, devrimi izleyen günlerin sahip olduğu koşullardan yola çıkarak ve ölçü olarak proletaryanın içerdiği eğilimleri alarak, zorun kullanımını kaçınılmaz bulmaktadır. Bu görüş, SBKP içinde hakim olamamıştır ama, “zor”un ekonominin gelişmesine hizmet edecek toplumsal bir ihtiyaç olduğu yolundaki görüşü, SSCB’nde sosyalist inşa sürecinde gündeme gelen zor unsurunun dayandığı temeli, özünde açıklamaktadır. Kollektivizasyon, üstelik işçi sınıfının alaca bir resim olarak tanımlandığı bir ülkede, tercihlerin, amaç ve beklentilerin bir sonucu olarak kapitalizmden yana biçimlenen kesimlere, kulaklara, orta ve küçük köylülüğe yönelmiş ve sosyalizmi inşa edebilmenin bir gereği olarak zor, ilerici bir işlev yüklenmiştir.
Zor tek başına gerici bir eylem değildir, ona gerici ya da ilerici niteliğini veren, hizmet ettiği amaç, nedenler, yürütülüş biçimi ve bir seçenek olarak “zor”u gündeme getiren nedenlerin haklılığıdır. Toplumsal kullanımın nesnel gerekleri ile bireylerin bu gereklilikleri değerlendiriş biçimleri arasında bir çatışmanın yer aldığı bütün durumlarda olduğu gibi, bireysel değerlendirme ve tavırlar, tarihsel süreci engelleyebilir ya da geciktirebilir. Ama sonsuza kadar durduramaz.
Ayrıca, bireylerin olayların gidişi karşısındaki tavırları değişmez ve kaçınılmaz şeyler olamaz. Zaman içinde, nesnel olanla uzlaşılacaktır. Böyle bir uzlaşmada esas alınacak olan, sözkonusu dönüşümün son çözümlemede toplumun yararına olup olmayacağıdır. Tarımın kollektivizasyonu, sonrasının ileri sanayi ülkesini yaratmıştır. Dolayısıyla, Stalin önderliğinin yaptığı, köylüye rağmen onun tutucu ve heterojen niteliğini de aşarak, toplumu ve köylüyü ilerletme çabasıdır ve bu yolda “zor”, devrimci bir eylemdir.