Örgütlenme: İnsandan İnsana Bir İlişki

176

Aylardır seçime endekslenmiş olan bir ülkede yaşıyoruz ve seçim süreçleri, her zaman, her devrimci için politik gözlem ve deneyim biriktiren süreçlerdir. Devrimciler, böyle dönemlerde kitlelerin ruh hali, nelerden nasıl etkilendikleri, yaşamdan neler bekledikleri üzerine çok şey öğrenirler. Bu, kimi zaman, tehlikeli yanları da olan bir bilgidir; derinlikli bir politik bakış açısıyla değerlendirilmediğinde ampirik gözlemler yanıltıcı da olabilir çünkü. Belli bir durum, kitlelerin “sağa yönelimi” olarak algılanabilir örneğin; oysa olgunun bütününe bakıldığında bu yönelimin soldaki alternatifsizliğin ürünü olduğunu anlarız, vb….Ama böylesi riskler bir yana, halk yığınlarının genel eğilimlerini anlamak bakımından seçim ortamlerının yararı tartışılmaz.
3 Kasım’a kilitlenmiş olan bugünkü sürece baktığımızda gördüğümüz en çarpıcı olgu ise şu: Artık Türkiye’de hiçkimse, işi iyice edepsizliğe vurmamış olmak koşuluyla hiçkimse, sosyalistlerin temelde haksız olduklarını, mevcut sisteme iftira ettiklerini, bugünkü rezillik çukurunun aslında onların iddia ettiği kadar derin olmadığını söyleyememektedir. Öyle ki zaman zaman medya ortamlarında legal sol partilerin temsilcileriyle yüzyüze gelmek zorunda kalan kaskatı burjuva politikacıları bile, işler mevcut düzenin gerçekten iyi olup olmadığı noktasına geldiğinde dumura uğramaktadırlar; çünkü gerçekten, herhangi bir burjuva temsilcisinin bu konuda söz söyleyecek mecali kalmamıştır, bu yüzden olsa gerek, şu anda bizzat hükümet üyesi olanlar da dahil soyguncu takımının hepsi neredeyse “yıkıcı” denilebilecek bir ses tonuyla konuşuyorlar.
Kitleler açısından da durum aşağı yukarı böyledir. Tarım, ücretler, fiyatlar, sağlık, eğitim, yolsuzluk, yoksulluk, vb. vb… Sosyalistlerin ağzından çıkan tek bir kelime bile itiraz edilebilir değildir bugün. Aynı şekilde, herhangi bir sol yapının programında, bildirilerinde söylenen çözüm yolları konusunda da herhangi bir yoksul insanın itiraz edebileceği tek bir nokta yoktur. Parasız eğitim, parasız sağlık, yolsuzluğun ortadan kaldırılması, vb…
Ama yine de bir problem var; o da şu: Kitleler, yoksul insanlar, ezilenler, bütün bu iyi ve kesinlikle doğru şeylerin yapılabileceğine, solun böyle bir kudrete sahip olduğuna inanmıyorlar. Bu problem, bazılarının sandığı gibi esas olarak bir “projesizlik” sorunu da değildir. Solun, devrimci güçlerin, programatik hedeflerini iyi tanımlayıp tanımlayamadıkları belki ayrıca tartışılabilir ama sorun, örneğin iyi bir kadronun hazırlayacağı ayrıntılı bir “sağlık projesi”yle çözülecek gibi de görünmüyor; çünkü her şeyden önce onlar, bütün bunları yapabilecek bir gücün varlığını göremiyorlar ya da aslında aynı anlama gelmek üzere bu gücün bizzat kendileri olduğunu görmekte zorlanıyorlar.
Bu, trajik ve kritik bir noktadır. Kendisini besleyebilecek, güçlendirecek bağları ancak kitlelerle ilişkisi içinden sağlayabilecek olan devrimci hareket, bu ilişkiyi kurma sürecinde gerekli olan önsel güven bakımından zayıf bir noktadadır. “Suni denge” kavramını duyduklarında ukalalık yapmadan duramayan çokbilmişler, “eh bu işler zaten hep böyle olur” diyebilirler tabii ama kazın ayağı öyle değildir; her somut durumu “bu esasen milattan önce de vardı” diye açıklarsanız, yöntem konusunda da “milat öncesinde” kalırsınız ve fakat problem yine de çözülmüş olmaz.
Bu, kritik bir noktadır; ama çözülemez değildir. Devrimci sosyalist hareketimizin önüne koymuş olduğu ve varlığını odakladığı yenilenme süreci; bu sürecin programının “sürdürülebilir” kılacağı temel ve tali mücadele biçimleri diyalektiği, söz konusu düğümün çözülmesi imkânlarını içinde barındırmaktadır. Böyle bir hedefe kilitlenmiş devrimci irademizin, tıkanıklığı aşacak atılımı öreceği ve yürüyüşünü taçlandıracağı konusunda kuşku duymuyoruz.
Ama işte tam da bu nokta, yine kritiktir; çünkü her şeyin bu düğümün çözülmesine bağlı olmasıyla aynı düğümü çözecek gücün bugünkü bilinen atmosfer içinde, bu atmosferin insanlarıyla örülmesi zorunluluğu arasında da belli bir gerilim vardır. Yarın, bugünden kurulacaktır; ama bugün de yarına ertelenebilecek bir şey değildir. Geçen sayımızdaki “baraj yapımı” metaforuna yeniden geri dönersek, kısa sürede sonuç vermeyecek olan bir işe soyunmuş olan devrimci sosyalist hareket, “kadro” denilen sorunun yakıcılığını bugün her zamankinden fazla hissetmektedir ve hissedecektir. Üstelik bugün söz konusu olan, artık klasiklerdeki tamamen doğru kadro tanımlarının da yetmediği bir derinlik noktasıdır ve devrimci sosyalist kimliğin, ideolojik, kültürel, ahlaki, vb. bütün yönleriyle kendini ortaya koyduğu ve sürecin sıkıntılarına karşı koyarken “muhtaç olduğu kudreti” bazen kalabalıklarda değil de kendi içinde, bu kimliğin sağlamlığında aradığı bir durumu ifade etmektedir. Ama bu sağlamlık ve arınma da, rehabilitasyon ve terapi yolundan değil, yarı-anarşist adacıklardan değil, tam da bugünkü toplumun çamurunun tam ortasında sürdürdüğümüz yürüyüşümüzün kendisinden sağlanabilecektir.
“İnsan bir fikre hayati önem vermek için, o fikri kendi derisiyle ve kemiğiyle duyacak biçimde hayati bir uğraşma ve savaşma sonucunda benimsemiş olmalıdır” diyor Hikmet Kıvılcımlı, ve ekliyor “insan, zannedildiğinden fazla pratik ve daima iddia edildiğinden çok daha materyalist bir hayvandır. Derisinin ve kemiğinin karışmadığı bir fikre bugün göz koyup yarın kolayca şapka çıkarabilir ve Allaha ısmarladık diyebilir… Yarım ilgi yarım bilgi verir. Bu kaçınılmaz bir kanundur.” Devrimci çalışma işte böyle bir “tam adanmışlık” sorunudur ve ancak o zaman, ancak böyle bir kimlikle gerçekten yukarıdaki gerilimin hakkından gelinebilir. Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir yerde, akşam evinde bir örgütün programını-tüzüğünü okuyup, ertesi gün o yapının üyesi olmak isteyen bir işçiye, öğrenciye, vb. rastlanılmamıştır ve muhtemelen bundan sonra da rastlanılmayacaktır. Devrimci hareketin “örgütlenme-örgütleme” faaliyeti, her zaman başlıca iki kanaldan yürmüştür ve yürüyecektir: Birincisi o hareketin çeşitli mücadele biçimleri ve araçlarıyla yarattığı etkinin çevreye yaydığı atmosfer, politik tutarlılık, güven, ciddiyet, vb. unsurlarıdır. Ama somut, ete kemiğe bürünmüş ilişki, yine de kaçınılmaz olarak insandan insana gerçekleşen bir akışın, bütün bu saydıklarımızın (ve tabii devrimci programın) somut insanda, devrimci kadroda cisimleşmiş halinin ürünüdür. Boşlukta, sanal alemde değil, hayatın içinde, devrimci kadronun temsiliyet ve bütünün sağlıklı bir ifadesi olma konusundaki yeteneği ölçüsünde gerçekleşecek bir frekanstır. Yalnızca genel olarak toplumsal yapı ve değerlerin değil, özellikle devrimci potansiyelin kaynağı olduğu varsayılan havzaların da çürütüldüğü bugünkü koşullarda, kendisini yalnızca gözü karalık ve beceriklilik yönleriyle değil, seçkin ahlakı, kültürü, ciddiyetiyle de ortaya koyacak olan devrimci kadro, ancak böyle bir devrimci kadro kalıcı değerler ve ilişkiler yaratma şansına sahip olacaktır. Bu, şüphesiz zor yoldan yürümektir; kadroyu tanımlarken neredeyse bukalemun tasviri yapan, mevcut ortama uyumu ve teslimiyeti öğütleyen, her başı sıkıştığında feodal cephaneliğin eski püskü araçlarıyla açığını kapatan tarzın gelgeç ilişkiler anlamında daha fazla şansının olduğunu bilmiyor değiliz. Ama biz bu şansı değil, bir mekana-ortama daha ilk girdiği anda “derisiyle, kemiğiyle” yeni bir kimliği taşıyan, değiştirici-dönüştürücü devrimci kadroyu tercih ediyoruz. Bu, bizatihi kendimizin de içinden gelmiş olduğu ve doğal olarak izlerini taşıyacağı mevcut ortamın ve bu ortam içindeki cevherin reddi değil; tam tersine o cevherin, en tozlanmış-kirlenmiş olduğu durumlarda bile ısrarla, yeniden yeniden işlenmesi gereğinin kabulüdür. Devrimci sosyalist kimlik, o kimliğin yarattığı atmosfer, işte bu “işleme” faaliyetinin neredeyse yarısıdır. Geriye kalan yarısı ise, sabırla yürütülen iradi çabadan başkası değildir.
“Üslup insanın kendisidir” sözü, yalnızca edebiyat alanı için söylenmiş değildir; gerçek hayatta da, devrimci çalışmada da, insan ilişkilerinde de, içe sindirilmiş bir kimlik olarak devrimci sosyalizm, bugünün ve yarının anahtarı olarak önümüzde durmaktadır. Yarının bugünden kurulacağını bir an olsun unutamayız; bugünü yarına ertelememiz ise sözkonusu bile değildir.