Dönemler Arası Bir Diyalog Denemesi- Nabi Kımran

214

Boğaziçi direnişi, gençlik hareketleri tarihinde hem süreklilik hem kopuş özellikleri taşıyor. Hareketin soldan yürüyen karakteri süreklilik öğesidir; fakat solun geleneksel davranış çizgileri bağlamında ele alındığında kopuş öğeleri belirginleşiyor

“Teori gridir dostum, yaşamın sonsuz ağacı ise yeşil”; Goethe’den Lenin’e farklı alanların ustaları, asıl çekici ve üretken olanın ne olduğunu vurgulamak için tekrarladılar bu aksiyomu.

İki aya yakındır Boğaziçi’nin yeşil yaşam ağacından gözümü alamıyorum. Direnişin canlı derslerine yoğunlaşmak dururken gri alanda -ki önemini inkâr etmem- kalem oynatmak ya da havanda su döven politik analizlere -elbette böyle olmayanlar da var- bir yenisini eklemek hiç içimden gelmiyor. Kendimi yazmaya ikna ediyorum da, okuru yeni bir Boğaziçi yazısı okumaya ikna edebilir miyim, bilmiyorum. O halde deneyelim; bu kez güncelin ötesinde, gençlik hareketleri içindeki yeri ve getirdiği yenilikler bağlamında ele almaya çalışalım direnişi.

Takip edenler bilir, geçen yılın Nisan ve Temmuz’u arasında 1980’li yılların gençlik hareketleri oldukça kapsamlı bir tartışmaya konu oldu Sendika.Org sayfalarında. Boğaziçi’nden hareketle o dönemden bugüne ve bugünden o günlere bakmayı neden denemeyelim? Türkiye’de kuşaklar arası deneyim paylaşımının sağlıklı ilerlediğini söylemek güç. Keza güçlü bir toplumsal bellek de hak getire. Öyleyse kuşaklar/dönemler arası bir diyalog denemesine neden girişmeyelim? Tabii şu kaydı düşerek; dönemler arası diyalog, iki kuşaktan bireylerin sohbetinden farklı özellikler taşıyan ya da kendine özgü disipliner boyutları olan bir uğraştır.

Uzatmadan başlayalım.

“Geçmişin ışığında bugünü öğrenmek, aynı zamanda bugünün ışığında geçmişi öğrenmek demektir” (Tarih Üzerine / E.H. Carr / İletişim yay. s. 124)

“Benim bugünle geçmiş arasında diyalog dediğim, tarihçiyle olguları arasında karşılıklı etkileşim süreci, soyut ve yalıtılmış bireyler arasında bir diyalog değil, bugünün toplumu ile dünün toplumu arasında bir diyalogtur. (…) Geçmiş, bizim için bugünün ışığında anlaşılabilir ve bugünü tümüyle ancak geçmişin ışığında anlayabiliriz.” (age. s. 109)

Zengin deneyim ve derslerle yüklü Boğaziçi direnişi, geçmiş ile bugün arasında bir “diyalogu” da davet ediyor ister istemez.

Boğaziçi direnişinde, gençlik hareketleri geleneğinde süreklilik arzeden yönlerden çok farklılıklar dikkat çekiyor. Müesses nizam 1980 sonrası gençlik hareketlerini “anarşi-terör” kategorisinde kodladı ve bu şeytanlaştırmaya gençlik hareketi ve sol dışında pek de itiraz eden olmadı. Evet, MHP-ÜO hariç aktif bir “sivil zaptiye” gücü çıkmadı gençlik hareketlerinin karşısına, fakat toplumun genel kayıtsızlığı bir vakıa idi. 1980-90’lı yıllarda bu durumun kısmen kırıldığı belirgin eşik 1987 Nisan eylemleri oldu, bunun dışında alışılagelen sürdü.

Boğaziçi direnişi nasıl sonuçlanır ya da direnişe yön veren özellikler sonraki gençlik hareketlerinde köklenerek sürer mi bilemeyiz; ancak yıllar sonra ilk kez toplumsal yalıtılmışlığı parçalayan uzun soluklu bir hareketle yüz yüzeyiz. Son kırk yılda toplumsal-siyasal gündemin merkezine bu derecede oturan bir gençlik hareketi olmadı. Öğretim üyeleri-öğrenciler, diğer üniversiteler, liseliler, bütün sol, sosyalist ve demokratik güçler, meslek odaları, sendikalar, dernekler; velhasıl tüm toplumsal muhalefetin etrafında kenetlendiği bu çapta bir gençlik hareketi neredeyse unutulan bir şeydi Türkiye’de.

Öte yandan salt toplumsal desteği arkalamasıyla değil, bu desteği elde etmeyi başaran politik kabiliyetleriyle de öne çıkıyor Boğaziçi direnişi. Kendi özgül sorunlarını adım adım toplumsal-siyasal bir sorun olarak ifade edebilmeyi başardılar. Ve bu başarıya bağlı olarak -elbette diktatörlüğün yarattığı boğucu atmosfere tepkilerin birikmesi sebebiyle de- salt/yalıtılmış gençlik hareketi olmanın ötesinde, genel demokrasi mücadelesinin güncel odağı olabildi direniş.

Bizim kuşağımızın (80’ler) gençlik hareketi, evet Boğaziçi ile kıyaslanamayacak sert mücadelelerden geçti, emekçi ve özgürlükçü mücadele dinamikleriyle daima karşılıklı etkileşim içinde oldu; fakat Boğaziçi’nin sağladığı toplumsal meşruiyet, destek ve faşizme karşı demokrasi mücadelesinin birleşik potası olmayı bu derecede başaramadı.

Açık olmalıyım ki Boğaziçi direnişinin parıltısının farkına, ilk günlerdeki eylemleri izleyerek değil, bir haber sitesinde sekiz üniversiteden öğrenci temsilcileriyle yapılan program sayesinde vardım. (bkz. Gökçe Çiçek Kösedağlı-Medyaskop) Bizim kuşaktan farklı bir “dille” konuşuyordu gençler. Programda farkına vardığım şey, bir süre sonra çok daha rafine bir ifadeye kavuştu. Boğaziçi direnişçilerinin R. Tayyip Erdoğan’a yazdıkları açık mektup, hem iktidarın kirli oyunlarıyla baş edebilecek hem de toplumsal desteği arkalayabilecek kabiliyette bir siyasal metindir. Bu dilin zenginliği üslubunun sertliğinden değil, içeriğinin kapsayıcılığı, yaratıcılığı ve isabetliliğinden geliyor. İktidar karşısındaki dik duruşundan milim taviz vermemesine rağmen, hareketi ezdirecek şiddetli bir reaksiyonu kışkırtmamayı da başarıyor, farklı dinamikleri mücadeleye davet etmeyi de. Diğer şeyler bir yana şovenizmin gemi azıya aldığı bir dönemde mektubu Kürtçe ve Ermenice yayımlamak ve buna rağmen bindirilmiş (şoven) kıtaların bastırma harekatlarına fırsat vermemek, keza toplumsal destek kaybına yol açmamak; “sapkınlar, teröristler Kabe’ye hakaret ettiler” kışkırtmalarına LBGT+’lardan vazgeçen bir oportünizme sapmadan karşı koyabilmek vb. öyle hafife alınacak işler değildir.

İki dönemi kıyaslayınca

Bizim kuşağın gençlik hareketi ve devrimci yapıları yaygın bir sosyal şovenizmden muzdarip değildi, keza pek çok arkadaşımızı yitirdiğimiz sert mücadelelerden geçtik; buna rağmen ne Kürt arkadaşlar ne biz “Anadilde eğitim” talebini gündeme getirdik ne de Kürtçe bir mektup kaldı bizim dönemden geriye. Mutlaka başkaca örnekler de vardır, fakat toplumsal-siyasal gerilimin merkezine oturabilecek kadar kamusallaşan Boğaziçi direnişinin berrak Enternasyonalist tavrı bizim dönemin ilerisindedir.

Biz 1970’lerden devraldığımız dili sürdürdük: Katı, sert, kısır, yer yer içeriği retoriğe boğduran, hareketin bütünlüğünü değil grubu öne çıkaran, rekabetçi, hırçın bir dil. Hareketin dilinde ifadesini bulan biçimi, muhtevası/eylemi ile de gayet uyumluydu: 1988-89 eşiğinden itibaren hızla sekterleşen, sektlere dönüşen, parçalanan, daralan ve ne yazık ki kitleleri yitirme pahasına radikalleşen bir hareket…

Sosyalist gençlik örgütleri, üniversiteli genç kadınlar, LBGT+’lar, katkıları sayılarıyla kıyaslanamayacak Müslüman öğrenciler, Kürt gençliği, farklı demokratik dinamikler, özgür üniversite isteyen ve kendini herhangi bir örgütlü yapıda ifade etmeyen gençler, birleşik bir (üniversiter) özgürlük mücadelesi inşa ediyorlar Boğaziçi’nde. Tutuklanan gençlerden birinin ailesinin AKP’li, bir diğerinin İYİ Parti’li olması çarpıcıdır. Ve bileşenlerinin heterojenliğine rağmen Boğaziçi direnişi soldan yürüyen bir harekettir. Sekter anlayışların elinde parçalayıcı ve daraltıcı bir zaafa dönüşmesi işten bile olmayan heterojenlik, Boğaziçi’ne yön veren kolektif ve yaratıcı akıl sayesinde, bilakis zenginlik ve güce dönüşüyor. Bunun somut örgütsel formu, birbirleriyle rekabet halindeki sosyalist gençlik örgütlerinin parçalı hareketinde değil -bizim öğrenci dernekleri dönemimizi hatırlatır tarzda-, Üniversite Dayanışmalarında buluyor ifadesini. Siyasal ve eylemsel planda ise, bizim dönemin başat tarzı olan, diğer faktörleri hesaba katmaksızın dümdüz ve genellikle de yapay bir radikalizasyonu zorlamada değil; eylemi ezdirmemeyi, kapsamını, bileşenlerini, katılımcılarını durmaksızın genişletmeyi gözeten bir hatta ilerliyor hareket.

Nereye

Peki ya yarın öbür gün işler kızışırsa ne olacak?

Bunu bilemeyiz, ama yumurtaları kırmadan omlet yapılamayacağını biliyoruz. Maharet odur ki, rejimin saldırılarıyla ya da hareketin kendi tercihiyle işler sertleştiğinde, öncü kolların atılganlığından ibaret tüketici bir daralmaya sürüklenilmeden kitlesel bir radikalizasyona geçilebilsin. Bunun da iki biçimi var; ya Gezi’de yakılan çadırların, patlayan bir baraj misali milyonların sokağa dökülmesini tetiklemesi türünden kitlevi bir radikalizasyon (emekçiler ve ezilenlerin ruhunda öylesine öfke ve enerji birikti ki, hangi olayın barajı patlatacağını bilemeyiz); ya da güç, enerji, deneyim biriktiren, çeşitli dayanışma ve örgütlenme ağlarıyla etki alanını genişleten toplumsal muhalefetin inisiyatif üstünlüğünü elde tutarak, kendi tercih ettiği bir anda radikal kitle hareketlerine yol açacak bir sürece girmesi. Bu türden kitlevi bir radikalizasyonun yerine yapay radikalizasyon çabaları ya da yalıtık öncü kol faaliyetleri ikame edilemez; edilirse bizim dönemin hiç de hafife alınamayacak potansiyellerini tüketen tarzın tekrarından kurtulunamaz. Şöyle de ifade edilebilir: Bizim dönemin, bilhassa 1988-89’dan itibaren gelişen hareketlerine, bugün Boğaziçi direnişine damgasını vuran kolektif akıl yön verseydi, sonuçlar bambaşka olabilirdi…

Yukarıda vurgulamıştık, Boğaziçi direnişi, gençlik hareketleri tarihinde hem süreklilik hem kopuş özellikleri taşıyor. Hareketin soldan yürüyen karakteri süreklilik öğesidir; fakat solun geleneksel davranış çizgileri bağlamında ele alındığında kopuş öğeleri belirginleşiyor. Bizim kuşağımız 70’lerin doğrudan, organik devamıdır; 70’ler de 68-71’in özellikle son döneminin. Belirli farklılıklar vardır elbette; fakat 1971/74-2000 arasındaki hareketlerin karakteristik özelliklerinde esasen bir süreklilik-bütünlükten söz edilebilir. Boğaziçi ise sol geleneğin nehir yatağından gelmekle birlikte, solun olumsuz geleneklerinden kopuşla temayüz ediyor. 71-2000 dönemine örgütler damgasını vurdu; Boğaziçi direnişinde de sosyalist örgütler var, ancak sürece örgüt kimlikleri değil, onları da içeren ve aşan hareket karakteri damgasını vuruyor: Karşımızda duran şey şu veya bu örgüt veya örgütlerin toplamı değil, sol-özgürlükçü bir gençlik hareketidir. Bu özelliğiyle de 71-2000 döneminin değil, Gezi geleneğinin devamıdır. Salt (örgütsel) yapısı ya da bilinen formlara uymayan esnek/kapsayıcı özellikleri itibarıyla değil; dili, söylemi, eylem biçimleri, esnekliği, kalıplara hapsolmayan yaratıcılığıyla da eski dönemden farklıdır, Gezi ile başlayan yeni dönemin devamıdır. Gezi türünden sarsıcı bir başkaldırıda, ardından gelen her önemli süreçte Gezi tarzının sürmesinde ve son olarak Boğaziçi’nde görünmesine rağmen, kitlelerin eyleminde hala rüşeym halinde olan yeni dönem/tarz; sosyalist hareketin kendini bu hareketlerle rezonans içinde yenilemesi temelinde maya tutan bir karaktere kavuşacak mı? Ya da bu hareket-ler, gelenekten çok daha köklü bir kopuş temelinde yeni dönemin devrimci sosyalist yapılarını yaratabilecek mi?

Yeni dönemde gençlik ve emekçi hareketlerinin de sosyalist hareketin de kaderi bu sonunun nasıl yanıtlanacağına bağlı olacak büyük oranda.

Kaynak: sendika.org