DİRENİŞİN YENİ HALKASI: BOĞAZİÇİ

122

DİRENİŞİN YENİ HALKASI: BOĞAZİÇİ

Kışın ortasında taze bahar esintisi getirdi Boğaziçi. Kopkoyu diktatörlük baskısı ve kapitalizmin yarattığı pandeminin karanlığına çoban ateşi oldu…

S. Demir

İsyan fırtınası tüm dünyayı dolaşıyor, sarıyor, sarsıyor, dinmek bilmiyor. Kapitalizmin yarattığı baskılar, özgürlükten yoksunluk, açlık, işsizlik, yoksullaşma, eşitsizliğin her türü, ekolojik yıkım, pandemi her gün dünyanın dört bir yanında yeni bir isyanla, yeni bir direnişle karşılık buluyor. Kapitalistlerin kendi aralarındaki it dalaşlarının tüm dünyanın gündemini doldurduğu dönemler, yıllar sona erdi. İt dalaşları durdu mu? Hayır, elbette… Fakat artık onların karşısında ve dünyanın gündeminde işçi sınıfının, dünya halklarının büyük direnişleri, isyanları da var. Dinmeyen öfke, büyüyen isyanlar da artık yine ve yeniden tarihin belirleyici merkezi bir unsuru olarak yerini almış durumda. Aslında isyanlar, direnişler hiç durmadı. Son yirmi yılın her bir anında vardı. Ancak 2019’dan bu yana, artık yerel ve bölgesel bir faktör olmanın ötesinde, dünya ölçeğinde, tüm kıtalarda, tüm coğrafyalarda, her bir çelişki alanında durmaksızın büyüyen, ileriye atılan, zaman zaman bir alanda geri çekilse de, başka bir coğrafyada ve/veya çelişki alanında yeniden çok daha güçlü biçimde boy veren isyanlar bir zincirin halkaları gibi birbirine ekleneveriyor.

Boğaziçi direnişi, dünya ölçeğindeki bu isyan ve direniş zincirinin Türkiyedeki son halkası. Bir ayı aşkın süredir tüm baskılara, saldırılara rağmen, giderek tüm emekçi kesimlerin desteğini yada doğrudan katılımını sağlayarak devam ediyor.

Direnişin başlangıç noktası ve çekirdek unsuru, diktatörün üniversitenin tüm bileşenlerinin (öğretim üyeleri, öğrenciler ve çalışanların) iradesini hiçe sayarak intihalci Melih Bulu’yu kayyım rektör olarak ataması. Fakat gelinen noktada bunu çoktan aşarak tüm ülke çapında demokratik direnişin, diktatörlüğe karşı özgürlük mücadelesinin sesi ve ışığı haline gelmiş durumda. Aslında direnişin daha başlangıçtan itibaren tüm demokratik kesimlerin, muhalif kitlelerin desteğini alması, onun bütün özgürlük istemlerinin cisimleşmesi olarak görülme-sinden kaynaklanıyor. ODTÜ, İstanbul Üniversitesi ve pek çok kentte üniversite öğrencilerinin direnişe destek vermesi, işçi direnişleriyle sınırlı da olsa bağların oluşması, tüm ilerici ve demokratik güçlerin hızla direnişe destek vermesi, pek çok semtte halkın ışık yakıp söndürerek, ses çıkararak direnişe katılması, tüm emekçi halkta direniş dinamiklerinin ne denli büyük ve diri olduğunu bir kez daha gösterdi.

AKP-MHP faşist rejiminin her yerde gençliğe verdiği yanıt doğal olarak baskı, terör ve yalanlara dayalı psikolojik savaş oldu/oluyor.

AKP-MHP rejimini faşist karakterini, terörcü yüzünü herhalde en iyi anlatan şey; üniversite kapısına vurulan kelepçe oldu. AKP-MHP faşist rejiminin simgesi o kapı ve kelepçedir artık. Kelepçe elbette sadece kapıda kalmadı. Genç direnişçilerin kollarına da vuruldu/vuruluyor. Şu an’a değin yüzlerce öğrenci ve onlara destek veren emekçi gözaltına alındı, bir kısmı işkenceden geçirildi. Onu aşkın öğrenci tutuklandı. Ama faşist terör kar etmedi. Ve direniş sürüyor.

Rejimin terörü gösterilere vahşice saldırılar, gözaltı, işkence ve tutuklamayla sınırlı değil. Politik ve psikolojik savaş taktikleri de bütün medya gücüyle ve diğer kurumlarıyla devrede. Klasik “terör örgütleri” demagojisi, LGBT+’lar üzerinden gerici faşizan ayrımcılığa oynama, elitist Boğaziçinin halkın iradesini tanımaması demagojisi, Gezi direnişi korkusunu yayma, joker olarak “Kabe’ye” yani dini değerlere saldırı yalanlarını kullanma, direnişe katılan başörtülü kadın öğrencilere yönelik yalanlar, kısacası olabilecek her yalanı, her demagojiyi, çukurun çukuru her türlü iğrenç söylemi kullanarak direnişin büyüyen etkisini kırmayı deniyorlar. Fakat kullandıkları her yalan, her iftira ve demagoji ellerinde patlıyor.

Asıl korkuları halk direnişleri karşısında en ufak bir geri adım atmaları halinde, diktatörlükte oluşacak en ufak bir gediğin bile hızla büyüyeceği korkusudur. Halkın direniş ırmağı bir kez akacak, ilerleyecek bir gedik bulduğunda yarattıkları bütün barikatları yıkabilir. Bu olasılık uykularını kaçırtıyor, korkularını kabusa çeviriyor. Faşist Bahçeli’nin Boğaziçinde geri adım atılırsa, üniversiteler yönetilemez tespiti bunun ifadesidir. Aslında ülkeyi yönetemeyiz diyor. Ve ekliyor; asla geri adım atılmamalı ve direniş ezilmeli…

Diktatörlük bu denli sıkışmış durumda. Bu denli korkuyor. Haksız da değiller. Uluslararası ilişkilerde her alanda geriliyorlar. ABD seçimlerinde kendilerine daha mesafeli olan Biden’ın iktadara gelmesi, AB ile Yunanistan, Doğu Akdeniz ve daha da ötesi her alanda gerilen ilişkiler, Libya’daki fiyaskoya dönüşmeye başlayan macera, Rusya’yla yeniden gerilmeye başlayan ilişkiler, Rojava ve Güney Kürdistan’da direnişin kırılamaması, İsrail, Suudi Arabistan, Mısır’la berbat ilişki düzeyi, Doğu Türkistan’a desteği Çin’e 8 milyar dolar kredi için satması, Azerbaycan-Ermenistan savaşında onca saldırgan-lıktan sonra görüşme masasının kıyısına konuluvermesi; bütün bunlar ve daha fazlası dış ilişkilerde tam anlamıyla bir köşeye sıkışma sürecinin başladığını gösteriyor. Fakat sıkışmışlık salt dış ilişkilerden kaynaklanmıyor. Asıl sıkışma kendi sınırları içinde. Ekonomik kriz, berbat bir pandemi yönetimi, on milyonların açlık boyutlarına ulaşan yoksullaşması, elektiriksiz ve doğalgazdan, ısınmadan yoksun biçimde yaşamaya mahkum edilmesi, ağır baskılar, özgürlük yoksunluğu, başta gençler olmak üzere tüm toplumun geleceksizleşmesi ve bütün bunların yarattığı muazzam bir öfke birikmesi, halk direnişini kıramaması, oy ve kitle desteği kaybı, tüm ittifaklarının belirsizleşmesi… AKP-MHP faşist rejiminin içeride yaşadığı büyük sıkışma, çaresizlik ve bunun yarattığı saldırganlık bu faktörler üzerinden yükseliyor. İşte Boğaziçi direnişi tam da bu ağır sıkışmanın üstüne gelmiştir. Terör, demagoji, dinci ve milliyetçi faşist fanatizm üzerine kurulu müktedirlik, herşeye egemenlik iddiasının toplumsal temellerinin hızla boşalmakta olduğunu apaçık görüyorlar. Bu koflaşmakta olan diktatörlük zırhında açılacak herhangi bir gediğin sonlarını getirme olasılığı olduğunu haklı olarak düşünüyorlar. Bu noktada, diktatörlüğün yegane desteği, burjuva muhalefeti. CHP, bu bağlamda rolünü bir kez daha oynuyor. Her alanda çürüyen ve zayıflayan diktatörlüğe karşı, demokratik hak arayışlarını AB ile Yunanistan, Doğu Akdeniz ve daha da ötesi her alanda gerilen ilişkiler, Libya’daki fiyaskoya dönüşmeye başlayan macera, Rusya’yla yeniden gerilmeye başlayan ilişkiler, Rojava ve Güney Kürdistan’da direnişin kırılamaması, İsrail, Suudi Ara-bistan, Mısır’la berbat ilişki düzeyi, Doğu Türkistan’a desteği Çin’e 8 milyar dolar kredi için satması, Azerbaycan-Ermenistan savaşında onca saldırganlıktan sonra görüşme masasının kıyısına konuluver-mesi; bütün bunlar ve daha fazlası dış ilişkilerde tam anlamıyla bir köşeye sıkışma sürecinin başladığını gösteriyor. Fakat sıkışmışlık salt dış ilişkilerden kaynaklanmıyor. Asıl sıkışma kendi sınırları içinde. Ekonomik kriz, berbat bir pandemi yönetimi, on milyonların açlık boyutlarına ulaşan yoksullaşması, elektiriksiz ve doğalgazdan, ısınmadan yoksun biçimde yaşamaya mahkum edilmesi, ağır baskılar, özgürlük yoksunluğu, başta gençler olmak üzere tüm toplumun geleceksizleşmesi ve bütün bunların yarattığı muazzam bir öfke birikmesi, halk direnişini kıramaması, oy ve kitle desteği kaybı, tüm ittifaklarının belirsizleşmesi… AKP-MHP faşist rejiminin içeride yaşadığı büyük sıkışma, çaresizlik ve bunun yarattığı saldırganlık bu faktörler üzerinden yükseliyor. İşte Boğaziçi direnişi tam da bu ağır sıkışmanın üstüne gelmiştir. Terör, demagoji, dinci ve milliyetçi faşist fanatizm üzerine kurulu müktedirlik, herşeye egemenlik iddiasının toplumsal temellerinin hızla boşalmakta olduğunu apaçık görüyorlar. Bu koflaşmakta olan diktatörlük zırhında açılacak herhangi bir gediğin sonlarını getirme olasılığı olduğunu haklı olarak düşünüyorlar.

Bu noktada, diktatörlüğün yegane desteği, burjuva muhalefeti. CHP, bu bağlamda rolünü bir kez daha oynuyor. Her alanda çürüyen ve zayıflayan diktatörlüğe karşı, demokratik hak arayışlarını tüm gücüyle desteklemek yerine CHP, bir yandan bunlara utangaç ve hiçbir somut karşılığı olmayan “destek” verirken, bir yandan da AKP-MHP rejimine destek vermekten geri durmuyor. AKP-MHP rejiminin Boğaziçi direnişine karşı psikolojik savaş taktiği olarak ileri sürdüğü “Kabe”ye hakaret edildiği, dini değerlere saldırıldığı yalanının üzerine CHP sözcüleri hemen atladılar. Onlardan daha hızlı biçimde kınama mesajları açıkladılar. Ve bunun yalan olduğu apaçık ortaya çıkmasına rağmen, en ufak bir özürleri olmadı. CHP genel başkanı ise hepsi 18 yaşından büyük, reşit ve bu ülkenin en nitelikli öğrencilerini ailelerine havale etmekte, ailelerin onları geri çekmesini istemekte hiç bir utanç duymadı. Gençliğe bakışları ve güvenleri AKP faşizminden çok da farklı olmadı. Her zamanki gibi, halk direnişini söndürmenin gizli iki yüzlü itfayeciliğine soyundular.

Düzene karşı direniş söz konusu olduğunda, düzenin çivilerinin çıkacağı görüldüğünde hemen bütün düzen güçleri, iktidarıyla muhalefetiyle gizli yada açık ortaklığa soyundular.

Tüm haklı direnişlerin ve isyanların tek dostunun halkın demokratik ve devrimci güçleri olduğu bir kez daha görülüyor. Ve direniş durmuyor, yayılıyor. Üstelik de, pandeminin yarattığı tüm sınırlılıklara, yüzyüze görüşmeler çok az olmasına, bir araya gelme, topluca tavır alma zeminleri daralmasına rağmen direniş büyüyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Diyarbakır, Trabzon, Konya, Antalya, Artvin, Samsun, Hatay’da dayanışma eylemleri gelişiyor.

Avrupanın başta Almanya olmak üzere, Belçika, Fransa, İngiltere, İsveç, İsviçre, Yunanistan, Hollanda olmak üzere pek çok ülkesinde dayanışma eylemleri gerçekleşiyor. Almanya ve Fransada bu eylemler süreklileşiyor. Amerika’nın çeşitli kentlerinde dayanışma eylemleri gerçekleşiyor. İsyanın, direnişin ışığı dünyanın dört bir yanına ulaşıyor.

Boğaziçi direnişi bir kez daha, ortadaki meselenin oldukça basit ve bir o kadar da esaslı ve kökten olduğunu gösteriyor; gençler, işçiler ve tüm halk kendi kaderlerine hakim olmak istiyorlar. Hayatlarına ilişkin her meselede söz, yetki, karar hakkına sahip olmak istiyorlar. Kapitalist sistemin oligarklarının, siyasetçilerinin, kurumlarının kendilerini yok saymasına isyan ediyorlar. Boğaziçi üniversitesi öğrencilerinin de, tüm halk kitlelerinin direnişlerinde iki büyük talep, iki büyük özlem, iki büyük hedef öne çıkıyor; özgürlük ve dayanışma-eşitlik-insanca yaşam…

Bu taleplerin çıktığı kapı bellidir; özgürlük ve komün.Halk güçleri ve devrimciler olarak Boğaziçi-nin direnişini daha güçlü sahiplenmeliyiz. Sahipleneceğiz!.. Boğaziçi direnişinin açtığı kapıdan geçerek, daha büyük isyanları may-alandırma zamandır.